TR|EN
Actual Content
Newsletter
Casp 2022
EUROCORR
Çelik Yapılar Extra
Tevfik Seno Arda Lisesi
Yayınlar > Çelik Yapılar
Sayı: 37 - Eylül 2013

Söyleşi




Çelik ihmal ediliyor



IGLO Mimarlık Ofisi kurucuları Zafer KAROşLU ve ESEN AKYAR’ın konuğu olduk...

Çelik yapı sizin için ne ifade ediyor? Türkiye’de çelik yapıların yapı sektörü içinde yaklaşık % 5 gibi oldukça az bir yer alabilmesi, sizlere ne düşündürüyor?

Zafer KAROĞLU: Çelik benim için teknolojiyi simgeliyor, hissettiriyor. Dolayısıyla çelik bir yapı yapmak her zaman sempatimizi çekmiştir. Fakat Türkiye’de çelik yapı yapmanız için daha çok çalışmanız lazım. Çelik yapının kendisine özel detayları var. Bu detaylara maalesef ki Türkiye’de her el attığınız grup ya da malzeme uyum sağlayamıyor. Dolayısıyla konvansiyonel herhangi bir çözümün yanında alternatif olarak duramıyor. Bu kararı bir mimarlık bürosunun verip kabul ettirmesi için kendisinin de çok daha fazla çalışmayı göze alması gerekiyor. Dolayısıyla bu tamamen mimarın kendi inançlarıyla, duruşuyla, kendisini ve çevresini geliştirme isteği ile çok orantılı. O anlamda çelik Türkiye’de çok kolay gelişemiyor olabilir.

Esen AKYAR: Statik proje ofislerinde çelik yapı olunca fiyat farkı oluyor, çeliğe özel fiyat veriliyor mesela. Ama biz vermiyoruz.

Zafer KAROĞLU: Oysa bizim de çok çalışmamız gerekiyor çelik yapıda. Binanın her noktasındaki o alıştığımız detayların uygulanamamasından dolayı, nerelerde ne sıkıntılar yaşayacağımızı iyi tespit etmek için, konsantre olunması gerekiyor. Ama ben çelik yapıyı seviyorum ve çoğu zaman öneriyorum.

Esen AKYAR: Benim için en önemli şey, temiz bir yapı teknolojisi olması. Çevreye zarar vermemesi. Tozu, kiri yok. Bir atık üretmiyor.

Zafer KAROĞLU: Betonarmeden kurtulmanız zor, yapıyı uzun yıllar sonra dönüştürmeye ya da değiştirmeye kalktığınızda bir çöp bırakıyorsunuz doğaya ama çeliğin o anlamda büyük bir avantajı var. Tamamen doğal bir malzeme olgusu önemli. Doğayı seven, yeşile hürmet eden, bunun korunmasının gerektiğini düşünen insanlar olsak da esasen yaptığımız iş önemli bir ölçüde bir katliamın parçası olabilecek sınırda duruyor. Dolayısıyla biz bunu yaparken çok daha az zarar vermek adına ya da doğaya daha uyumlu yapılar oluşturmak adına, geri dönüşümü sağlayabilmek adına beton yerine çelikten faydalanabiliriz. Bunun tabii bizlerden, mimarlardan belki başlaması gerekiyor ama bir baskı ile yapı sektörünün Türkiye’de bu fikre alışması gerekiyor ki biz de rahat rahat bu projelere girebilelim.


Engeller nedir peki?

Zafer KAROĞLU: Çoğu projemize aslında biz çelik diye başlıyoruz. Yaptığımız binalar genellikle büyük yapılar oluyor, geniş açıklıklar geçiliyor yapıda, müşteri de aslında en başında çelik yapacağı ön fikri ile geliyor fakat çelik şu an bizim gibi ülkelerde, yani betonarme yapının bu kadar yaygın olduğu ülkelerde ekonomik olarak şansını kaybedebiliyor. Biraz da çelik sektörünü dünya kartellerinin elinde görüyorum. Ana üreticiler dünyada belli isimler, dolayısıyla onların verecekleri kararlarla dünya çeliğe daha yaklaşacak ya da uzaklaşacak. Dolayısıyla ekonomik sebeplerle kullanamıyoruz yeterince çeliği.

Esen AKYAR: Mesela Japonlar buraya geldiklerinde çelik bizde betonarmeye göre çok daha ucuz demişlerdi. Burada biz çelik daha pahalı oluyor dediğimizde şaşırdılar. Bizimle partnerlik yapmak isteyen bir Japon grubu var, onlarla görüşmeler yapıyoruz, bu sohbetlerde onlar Türkiye’yi inceliyor biz de Japonya’daki farkı görmeye başlıyoruz. Alışkanlıklarımızın aynı seviyede olmadığını görüyoruz.

Zafer KAROĞLU: Mesela biz Hindistan’da bir proje yapmıştık, ucuz olsun diye giydirme cepheyi alüminyum kapaklı bir cephe olarak tasarladık, çünkü Türkiye’de bu cephe tipi en ucuza geliyor hemen itiraz ettiler, biz bunu silikon cephe yapsak nasıl olur dediler, çok güzel olur ama çok pahalı diye tasarladık dedik, bizde bunlar çok ucuz alüminyum çok pahalıdır dediler, bir anda yapının çizgisi değişti. Dolayısıyla coğrafi konum, ülkesel alışkanlıklar kullanılacak malzemeyi, yapı tipini belirliyor.


Yerli çelik üreticileri epey bir yatırım yaptı bu alana, yerli ürünler sunmaya başladılar. Mimarlar neyi istiyorsa onu üretmeye de hazır olduklarını duyuruyorlar. Ne önerirsiniz siz mesela?

Zafer KAROĞLU:
Yani mimarlar olarak ne isterizden ziyade, biz çelik bina önerdiğimiz zaman, standart küçük bir yapıdan bahsetmiyorum biraz hacimli bir binaya girdiğimizde, her statikçinin bu işin altına giremediğini görüyoruz. Bu hizmeti veren mühendisler de hakikaten nitelikle ve biraz da rakamsal olarak yüksek talepleri olan ofisler oluyor. Bunlar da belirli isimler oluyor. Ancak bu isimlerle projenizi ürettiğiniz anda sizin projenizi sunduğunuz uygulama firması bu statikçilerin projelerini doğrudan uygulamaya sokabiliyorlar. Aksi takdirde belli bilinen isimler dışındaki bir projecinin ürettiği bir çelik projesi yeni baştan o imalatçı grup tarafından A’dan Z’ye tekrardan çizilmek zorunda kalıyor. Bu bir kere ciddi bir zaman kaybı oluyor. Bu bizim için de bir risk oluyor. Biz de dolayısıyla projelerimize belirli statikçileri davet etmek durumundayız. Ama bütçesi olan projelerde çelik önerebiliyoruz. Çoğu projemizde çelik düşünüyoruz başlarda ama genelde bütçesi yeterli olan projelerde çelik yapıyı gerçekleştirme şansı doğuyor. Belirli bir vizyonda olanlar çeliği kabul edebiliyorlar. Bu şekilde giderseniz ancak zamanı da iyi kullandığınız bir çalışma olabiliyor. Aynı zamanda çok iyi makine donanımına sahip, hiç kaynak kullanmadan sahada hünerli imalat ve montaj ekipleri ile çalışmalısınız. Hatalı imalatlardan dolayı sahadan tekrar imalata geri dönmeyen bir proje üretilmesi gerekiyor, milimetrik hassasiyette, ki ancak o zaman çelik gerçekten güvenli yapı oluyor. Yani kendi tolerans sınırlarında kullanabildiğinizde. Hani bunu yapabilecek firma sayısı da betonarmedeki kadar çok fazla değil. Dolayısıyla statikçisi de, uygulayıcısının da az olduğunu görüyoruz. şimdi öncelikle bu durumun çözümlenmesi için konunun yaygınlaşması gerekiyor.

Esen AKYAR: Belki çelik kullanımı artsa çelik yapının ekonomisi de değişir. Sanıyorum, ucuzlar da herhalde. Devlet teşvik etse belki...

Zafer KAROĞLU: Bütününe baktığımızda belki pahalı bile değil, uzun vadeli düşünüldüğünde. Bu önyargıyı kırmak için yatırımcının bir bilince sahip olması gerekiyor her şeyden önce. Bu yatırımcının mantığı ile çok alakalı. Dip rakamlarına bakıldığında yüksek görüldüğü için çelikten vazgeçiliyor ama araştırmalarımda da fark ettiğim bir şey, çelik inşat maliyeti ile değil uzun vadeli bir yatırım olarak bakıldığında anlamlı oluyor. Hatta diğer birçok yapı malzemesinin de önüne geçiyor. Bu yine bakış açısı ile ilgili bir konu. Geri dönüş hızı nedir, bunu ölçmesiyle de çok alakalı bir şey. İlk yatırımı mıdır? Uzun vadedeki geri dönüş beklentisi midir? Nedir ucuz olan? Bu kavramı nasıl kabul ettiği ile ilgili. Mesela bazı yaptığımız yapılarda yatırımcı diyor ki benim bütçem bu kadar, biz hani diyoruz ki enerji kullanımı çok daha avantajlı olacak uzun vadede çok bakım gerektirmeyecek gibi olumlu özellikler yüklediğimiz yapılar oluyor. Yatırımcı ise şöyle bakıyor ya da yatırımcının atadığı danışmanlar, benim sorumlu olduğum bütçe budur, ben bu yapıyı bu bütçe ile bitirirsem herkes benim elimi sıkar ama sizin dediğiniz önlemleri alırsam bütçe aşımını açıklayamam. İnşaat rakamım belli ama bunun üzerine kimse bana bu yapı neden bu kadar enerji tüketiyor diye bana hesap sormaz. Ben yapıyı yaptıktan sonra yapıyı islah ederim diye bakıyor. Mantalite bu.


Mecaplast projenizde neler yaşadınız? Zorlandınız mı bu çelik yapıyı yaparken?

Zafer KAROĞLU: Mal sahipleri kökü makine mühendislerinden oluşan bir gruptu. Bir de tabii yabancılar, yani Fransızlar. Türkiye’de Ar-Ge yatırımları teşvik edilince bunların da Monaco’da çok geniş bir Ar-Ge bölümleri var, çok da övündükleri bir bölüm, tutucu olmalarına rağmen bu teşvikler üzerine onlar da 60 kişilik bir kadro Türkiye’de kurmayı planladılar. Zaten ekonomi üzerine kurulmuş bir karar olduğu için yapıyı üretirken de hızlı ve ekonomik olsun dendi. Çok da zeki bir genel müdürleri var, Türk ama tamamen Fransız eğitimi almış, onun da pratik zekası ile bu işin leasinglenebilmesi için, geçici yapı olabilmesi gerekiyor ama biz kalıcı yapı istiyoruz ve bu mantıkla nasıl birleştirebiliriz dendi. Dolayısıyla biz de bu cevabı ararken işte en hızlı bu şantiye konteynırlarından bir yere gidebilir miyiz diye düşündük. Ben 2 yıldır bir dergide yazılar yazıyorum zaten, araştırma ağırlıklı yazılar bunlar, onun için de çeliği de, konteynırları da inceleme imkanım olmuştu. O birikimlerin de üzerine, zaten bu modüler yapılar, çok mantıklı yapılar diye düşünmüştüm. Bana göre günümüzün yapıları olmaya da adaylar ama görüntülerinde o ritmin getirdiği tek düzelik ve mimariden uzaklaşmışlık, sadece sorun çözen o etki nasıl kırılır diye düşündük. Araştırdık, statikçilerle konuştuk, üretim yapan firmalarla konuştuk, kesitlerini, kalınlıklarını, bir de profil tipini biraz değiştirerek mukavemetleri arttırdık. Çok hızlı bir şekilde yapı bitti. Biz aslında bu yapıyı 1,5 ay gibi bir sürede bitirebileceğimizi gördük ama firma benim o kadar acelem yok yavaş yapalım temiz olsun diye kendileri biraz yavaşlattılar sureci. Biz de bu takvimle üç ayda bitirmiş olduk.


Detaylar zor oldu mu?

Zafer KAROĞLU:
Biz bu projeyi açık ofis düzeninde tasarladık ama istendiğinde de hem büyüyebilen hem de bölünebilen bir sistem de olması gerekiyor, dolayısıyla bize olabildiğince geniş açıklıklar gerekiyor idi. Bu konuda da bir sıkıntı yaşamadık, çeliği de yaptığımız bu yapı sistemini de olabildiğince deşifre edici şekilde, hiç saklamaya gerek duymadan tasarladık. Ama bu tür yapıları çizgiye hakim mimarlar kullanabiliyor, yani herkesin eline geçebilecek bir malzeme değil çelik diye düşünüyorum. Çalışkan büroların işi bu malzemeleri kullanmak. Yeniliğe açık olan ve biraz kendini ve mesleğini geliştirmeye açık olan mimarlar için önemli çelik. Çünkü diğeri, betonarme, tamamen deşifre edilmiş bir konu ve sonuca gitmeniz çok kolay ama bu yapılarda dediğim gibi çalışmak zorundasınız. Bir sürü detayla karşılaşıyorsunuz, bunların çözümü için seçtiğiniz ekiplerin de nitelikli olması gerekiyor. Sizin ve ekibinizin de belirli bir nitelikte olması gerekiyor. Çok hızlı bir üretim istenen bir durumdayız. Küçük bir proje de olsa, büyük bir projede olsa çok hızlı yapılmak isteniyor zamanımızda. Sizin bu ortamda detay gerektiren, vaktinizi alacak olan bir projede çeliğe yönelmeniz iste sizin çalışkanlığınız, cesaretinizdir. Belli bir bütçesi olan müteahhitler ya da mal sahipleri, belirli bir mimari etiği olan ofisler, mimarlar, yani biraz nitelikli bir gurubun bir araya gelmesiyle üretilebilecek bir ürün çelik.


Epey bir çelik yapı olmaya başladı aslında, havalimanları, stadyumlar, AVM’ler, spor salonları.. Nasıl buluyorsunuz? Eleştirilenleri var, tasarımda esinlenmeleri eleştirenler, ağır çözümler üretildiğini savunanlar var, siz ne dersiniz?

Zafer KAROĞLU: Çok nitelikli olanları az elbette. Bu kadar örneğinin az olduğu bir yerde esinlenilmesi çok da eleştirilmeyebilir. Nereden besleneceksiniz? Yabancı bir ülkede, Amerika’da adımınızı attığınız her yerde bin bir çeşidi gördüğünüz bir yerde olsanız, tamam ama öyle olmayan bir ülkede bir yerlerden besleneceksiniz elbette.

şimdi biz Rusya’da oldukça büyük sayılabilecek bir iş için çalışmıştık. Bu projede de çelik önermiştik, çeliklerin kesitleri öyle bir komik çıktı ki, nerdeyse kutu profillerle yapılmış binalar gibi görünüyordu, burada yaptıklarımıza kıyasla. Neden böyle olabiliyor diye baktığımızda, bizde neden ağır çıkıyor dediğimde, tabii ki deprem şartnameleri dolayısıyla olduğunu gördük. Rusya’daki bir çelik yapı bizdeki bir yapının tamamen aynı metrekareler ve fonksiyonlar söz konusu olsa bile, herhalde üçte birine çıkıyor olabilir. Dolayısıyla Türkiye’de karşılaştığımız ya da çeliğin karşılaştığı önemli sıkıntılardan birisi bu olsa gerek. Hafif yapılar için emin değilim, oradaki oranı kestiremiyorum ama büyük açıklık geçen binalarda Avrupa’da ya da deprem şartlarını çok az statik hesaplara katan bölgelerde, çelik kullanımı çok avantajlı.


Görüştüğünüz Japonlarla bu konuyu da paylaştınız mı? Onlarda hem deprem kültürü hem de çelik yapı kültürü var ne de olsa...

Zafer KAROĞLU: Deprem kültürü başka tabii. Ben bir dergi görmüştüm, Yalova Belediyesi 1945 yılında encümen kararı ile fay hattının 45 km öteye alınması kararı almış, böylelikle fay hattını kaldırarak bölgeyi imara açmışlar. Deprem kültürü dediğinizde, başınıza geldikten sonra anlaşılıyor bu ülkede.


Sizi etkileyen çelik yapılar var mıdır?

Zafer KAROĞLU: Mimari niteliği hissedilen her türlü yapı olabilir benim için. Köprü de olur bu, kule de. Tarihi bir yapının kenarına ilave edilmiş küçük bir bölümdeki detay bile olabilir. Ben daha çok çeliği kullanımı olabildiğince daha şeffaf, hafif duran yapıları, bunu başarmış örnekleri seviyorum.


Sektörün gelişmesi için neler önerirsiniz?

Zafer KAROĞLU: Biz belirli boyutlardaki yapılarda biraz çeliğe girmek, biraz da mimari denemek istediğimizde, bize İngiltere’den ya da Amerika’dan statik bürolar gösteriliyor. Bunu da gösteren bizim saygı duyduğumuz statik büroları. Yani bunu ancak yaparsa bu gruplar yapabilir diye öneriyorlar çünkü bu iş biraz arka planı ile de ilgili. Statikçinin kendini geliştirmesi için buradaki uygulamacının da bunun altına girebiliyor olması gibi bu zincir, birbirine çok bağlı. O anlamda bu işleri gerçekleştirebilecek, sizin mimari fantazilerinizi sonuca ulaştıracak ortamlar o tür ülkelerde var. Buna uygun bilgisayar programları var, yani bilgisayar dünyasının gelişmesi ile de bu tür sonuçlara ulaşabiliyorsunuz. Bizimle birlikte Fransız bir mimar çalışıyordu ofiste, onun çok hakim olduğu bir programı burada ofisimize kurduk ve bu programın kullanılabilmesi ile normalde hiç düşünemediğimiz formları üretebilir olduk. İşte bu sizin enstrümanlarınızla ilgili. Yani sizin elinizde de böyle bir program geldiğinde siz de Zaha Hadid gibi formlarda binalar yapmaya kalkabilirsiniz. Çünkü o program size ilgili datayı da veriyor. Siz ise o karmakarışık formları burada nasıl imal ettireceğinizi görüp, oradaki çıkmazı görüp hemen vazgeçiyorsunuz. Mesela biz ilginç bir çelik kule projesi çalıştık, statik ofisimiz dedi ki, biz bunu yapamayız. Çünkü bize 50 cm de bir her noktasından kesit vermeniz lazım, bizim kullandığımız programlarla bu sonucu alamayız dediler. Ama biz istedikleri kesitleri verdik kendilerine, o zaman olur dediler ve hesabını yapabildiler. Tabii çelikten çok ağır sonuçlar çıktığı için o projeden vazgeçildi ama bunun sorgulaması için bile belli birikime, belli alt yapıya, programlara ihtiyaç olduğunu gösterdi. Yani çok ciddi biçimde bilgisayar programları tarafından desteklenebiliyor olması lazım. Bizden önce statikçilerin elinde bunlardan olması lazım. Bizler de o özgün formları bulabilmek için elimizde bu enstrüman olacak ki zihnimizi bunlara verebilelim. Çünkü siz de bu işi iyi yapar diye size inanan bir takım insanlarla anlaşıyorsunuz, iyi yapmak için kendinize güvenerek tasarımınızı yapıyorsunuz, çok da iyi fikirler çıkıyor ortaya ama bir süre sonra o inandırdığınız proje bekleneni sağlamazsa da hem siz kötü oluyorsunuz hem de bir yatırımı heba etmiş oluyorsunuz. Dolaysıyla riskli projelere girerken elinizdeki enstrümanların, sizi destekleyecek birimlerin de güçlü olmasına ihtiyacınız oluyor. Çeliğin biz mimarları destekleyecek bir arka plana ihtiyacı olduğu görünüyor Türkiye’de. Yani mimar kendi kendine debelenerek olamaz bu iş. Kesinlikle bu iş disiplinli bir ekip çalışması, elini uzattığı anda belirli detaylara ulaşabilmesi gerekiyor mimarın sıkıntılarının çözülmesi lazım aksi takdirde çelik bir yapıyı yapmaya dair yola çıktığınızda yalnızsınızdır bu da tedirgin ediyor olabilir pek çok mimarı. Büyük bir bina yapıyorsanız sizden bütün malzemeleri sorgulamanızı istiyorlar, bütün bu malzeme tipleri, betonarme olsun, betonarme prefabrik olsun, çelik olsun, konvansiyonel sistem olsun, çelik beton karma olsun, bütün bunlarla ilgili ciddi bir hakimiyetinizin olması gerekiyor ki mal sahibinizi doğru yönlendirebilin. Dolayısıyla betonarme dışındaki yapılar daha az tanındığı için de bence bu yönlendirme içerisinde çelik ihmal ediliyor.



© 2014 - Turkish Constructional Steelwork Associaton