TR|EN
Actual Content
Newsletter
Casp 2022
EUROCORR
Çelik Yapılar Extra
Tevfik Seno Arda Lisesi
Yayınlar > Çelik Yapılar
Sayı: 33 - Ekim 2012

Söyleşi




Mimarlık Tarihçisi, Kuramcısı ve Eleştirmeni Prof. Dr. Uğur TANYELİ: “TÜRKİYE’NİN ÇELİKLE BARIŞMASI GEREKİYOR…”



Bir kitaptan yola çıktık, Prof. Dr. Uğur TANYELİ imzalı “Rüya, İnşa, İtiraz: Mimari Eleştiri Metinleri” kitabı, referansımız oldu. Bu kitabın tadında, Türkiye’de bu birikime sahip nerdeyse tek isim olan Mimarlık Tarihçisi, Kurmacısı ve Eleştirmeni Prof. Dr. Uğur TANYELİ ile geçmişimizi sorgulayıp, bugünlerimizi değerlendirelim istedik. Dünya’da ve Türkiye’deki çelik yapı tarihinden başlayarak günümüze kadar uzanıp neler oldu, ne değişti, anlamlandırmaya çalıştık…
Mimarlık tarihimize baktığımızda çelik nerdeyse yok gibi, bu topraklarda bu kültür oluşmamış demek çok da yanlış değildir herhalde. Taş var, ahşap var, kerpiç var ardından betonarme var ama çelik hemen hemen yok. Osmanlı Dönemi’nde de Feshane, Bulgar Kilisesi, Santral yapısı dışında akla gelen çelik yapı sıralayamıyoruz. Neden sizce?

Uğur TANYELİ: Bir kere dünyanın hiçbir yerinde çelik inşaat modern öncesi dönemde başlamaz. Çelik yapıları neredeyse sadece geç 19. yüzyıldan itibaren görmeye başlıyoruz. İlk metal yapılar 18. ve hatta erken 19. yüzyılda bile demirdir, çelik değillerdir. Avrupa’da endüstri devriminin başlangıcında gerçekleştirilmiş yapılar, örneğin İngiltere Coalbrookdale’de 1770’lerde yapılan köprü, dövme demir bir yapıdır. Dışarıdan bakınca başka bir şey zannedilebilir ama el tezgahında değil de, mekanik çekiçlerle dövülmüş demirdir. Bu açıdan bakarsanız Türkiye çelik yapılar konusunda gecikmiş sayılmaz zaten. Ülkede demir kullanımına kabaca bakarsak 15. Yüzyıl’ın ortasından başlar. Fatih Dönemi, 1. Beyazıt Dönemi gibi başlar ve endüstriyel demirin Türkiye’ye girişine kadar, 19. Yüzyıl’ın ikinci yarısının başlangıcına kadar Türkiye’nin kendisine özgü bir inşaatta demir kullanma geleneği vardır. Avrupa’da Gotik Çağ’da, 13. Yüzyıl’da bile demir elemanlar, çekme çubukları kullanıldığını biliyoruz. Aynı şeyi 13. Yüzyıl’da bu coğrafyadaki yapılarda görmezsiniz. Anadolu Selçuklu yapılarında görmezsiniz. Çok az miktarda birkaç tane İstanbul Bizans yapısında demir eleman 12. ve 13. Yüzyıl’da görürsünüz. Ancak, Ayasofya bundan hariç tutulmalıdır. Onda daha ilk yapımında, 6. Yüzyılda bile bazı demir çekme çubukları kullanılmıştır. 15. Yüzyıl’dan başlayarak ise bütün Osmanlı yapılarında çekme çubuklarını, kemer gergilerini, tonoz gergilerini görürsünüz. Görmediğiniz, yapının içinde kalan kuşaklamalar da vardır. Bütün bunlar var ama, sözünü ettiğimiz çelikse, çelik bütün dünyada yeni başladığı için Türkiye’de de yeni sayılır. Fakat, şunu da belirteyim: “Gecikme” lafı artık anlamlı değil tarih yazımı bağlamında. Çünkü tarih popüler inancın aksine, bir yarış alanı değil. Yine de genel olarak Batı ve Orta Avrupa’dan teknik açıdan geri kaldığımız gerçeğini herhalde inkar edemeyiz. Bu çelik alanına da aynen yansır. Onun için Türkiye’de erken çelik yapı arıyorsanız, Avrupa çelik elemanlarının buraya ithali ile başlayan, 19. Yüzyılın son çeyreği içinde karşımızı çıkan durumdan konuşuyoruz demektir. Burada Osmanlı’nın ya da Türkiye’nin önceki kuşaklarının hakkını yememek lazım. Bugünkü durumu tarihe bakarak eskileri suçlamak için kullanmayalım. Bizden çok daha sonra çelik kullanmaya başlayan ülkeler bizden çok daha ileri adımlar attılar. Mesela Japonya, inşaatlarda demir kullanmaya bizden en az beşyüz yıl daha geç başlar, ama şu anda Dünya’daki en parlak çelik sektörlerinden biri Japonya’dadır herhalde. Çin’in bile bizden çok daha hızlı ilerlediğini söyleyebilirim. Hatta onlar dün denebilecek kadar yakın tarihte başladılar çeliğe.



Mimarların malzeme tercihlerinde çeliğin yer almamasından mı kaynaklanıyor bu?

Uğur TANYELİ: Mimarların tercihlerinden söz etmek çok anlamlı değil. Çok uzun yıllar boyunca Türkiye’de çelik inşaat yapılamazdı. Bizim gençliğimizde bile çelik inşaat Türkiye’de birkaç fabrika çatısı dışında pek görmezdiniz zaten. Çelik bir kere hata kaldırmayan bir imalat olduğu için Türkiye’de işçilik problemi vardı, bugün bile bu problemin ciddi olduğuna emimin. Benim gençliğime göre çok aşılmış sayılmasına rağmen -ben 1970 yılında mimarlık eğitimine başladım- o dönemde adaplı bir çelik inşaat yaptıramazdınız. İnşaat işçisinin neredeyse ilkokul mezunu bile olmadığı bir ülkede, sadece kaba işçilikle inşaat yapılan bir ülkede çelik inşaat nasıl yapacaksınız? O dönemde yapılabilecek olan betonarme idi, ki onu da uzun zaman adabıyla yapamadığımızı biliyoruz. İnşaatların çok önemli bir bölümünde beton alanda kürekle karılırdı. Buradan da dönemin betonarme kalitesini çıkartabilirsiniz. Ayrıca mimarlarımızın çelik tasarımı doğrultusunda yeterince eğitilmiş olduklarını da söyleyemeyiz. Çelikle mimarların karşılaşmaları sadece ilk iki sınıfta okudukları statik dersinden ibaretti. Hala da büyük oranda öyledir. Ayrıca inşaat mühendislerimiz de -beni affetsinler ama- destek olabilecek durumda değildi, durumları mimarlardan parlak değildi. Ben İnşaat Fakültesi’nde bir yıl okudum ve bir yıl boyunca İnşaat Fakültesi’nde mühendislik strüktürlerinin tasarlanır nesneler olduğuna ilişkin tek sözcük duymadım. Oysa, mühendislik strüktürleri hesaplanmaktan önce, tıpkı mimarlıkta olduğu gibi tasarlanırlar. Türkiye’de mühendisler genellikle sadece hesaplanır zannediyorlardı. Formüller, kurallar, sabit değerler vardı ve alandaki özel durumlara uygulanırlar diye düşünülüyordu neredeyse. Yani, inşaat mühendisleri strüktürün tasarlandığını bilmiyordu, mimarlar çelik tasarlamayı bilmiyordu; böyle olunca da yapı alanında çeliğin varolmasını beklemek düş olurdu. Uzun yıllar boyunca düzgün kaynak yaptırılamadığını herkes anlatabilir size. Türkiye’de soğuk demircilik düzeyindeydi inşaatların demir -çelik işleri.



Demiryolu köprüleri yapılmış, sonrasında Kardemir tarafından çelik fabrikalar yaptırılmış. Ama yine de bir ivme alamamış…

Uğur TANYELİ: şimdi bu olumsuzluğun doğuşunda o kadar çok etken var ki, her birini tekil olarak ele aldığımızda diğerine haksızlık oluyor. şöyle ki Türkiye, erken endüstriyel demir-çelik üretmek için şanslı bir konumda da değil. Türkiye’de neredeyse bir tek yerde işletilebilir demir cevheri var, biliyorsunuz Divriği’den geliyor. Türkiye’de neredeyse hiç mertebesinde maden kömürü var. Maden kömürü klasik yöntemle demir-çelik üretmek için zorunluydu ve bu iki ana hammadde arasındaki mesafe burada düpedüz komikti. Divriği’den cevheri koyuyorlardı, yaklaşık 1000 km yol katederek Karabük’e geliyordu, Karabük’te de kömür yoktu, kömür de Karadeniz kıyısındaki Zonguldak’tan geliyordu. Yeryüzünün en pahalı demirini yapmak için mükemmel bir sistem. Bu sistem, başlangıçta da yanlış kurulmuş. Çünkü kuruluş gerekçelerini biliyoruz. Karabük’ün kurulma gerekçesi Genel Kurmay Kararları. “Biz burayı hava saldırısına karşı iyi koruruz” demişler, ama ekonominin gerçekleri müdafaanın gerçekleriyle uymuyor işte. 1000 km öteden cevher karadan taşınabilir mi? Yeryüzünde böyle bir şey yok. Demiryolu ile taşınıyor, her 100 km’si onun üzerine belki ağırlığı kadar masraf ekliyor. Bunlar hiç hesaba katılmadan işler yapılmış. Türkiye çok uzun sure demir-çelik üretimi yaptı, evet ama efektif, ekonomik anlamda reel bir üretim değildi bu. 1930’lar, 40’lar, 50’liler, 70’ler böyle geçti. “Demir mi lazım, yapalım” demişler, ama bu gerçekçi bir üretim mi, değil. Bunun problemlerini bugün bile Karabük yaşar. Türkiye dolayısıyla şanssız bir ülke. Ne var ki, Japonya’da şansız bir ülke, ama aşmışlar bu durumu. Ahşabın kolay elde edilebilirliği dolayısıyla Japonya ahşap yapı üzerine kurmuş yapı sistemini, üstelik zengin demir ve kömür kaynakları da yok, ama endüstri çağına girince, kapitalistleşme ve endüstrileşme ile birlikte Japonya hızlı biçimde demir-çeliğe geçmiş. Türkiye’nin bir zaafı da kapitalist üretim sistemine geçişte çok çok gecikmiş oluşu. Bunların hepsinin sonuçlarını en kolay demir-çelikte görürsünüz zaten.



Özenme de olmamış. Dönemim camilerine bakıyoruz, Avrupa’daki katedraller gibi olağanüstü yapılmaya çalışılmış. Mesela ama Eyfel Kulesi gibi bir yapı yapalım diye özenilmemiş…

Uğur TANYELİ: Özenseler, nasıl yapacaklardı? Ne özenmek, ne taklit olumsuz edimler değil. Kaldı ki taklit etmek öğrenmenin, denemenin yollarından biridir. Ancak, dediğim gibi çok ciddi pratik imkansızlıklar içinde, Türkiye’de eller kollar bağlanmış. Fakat denememenin, özenmemenin ardında modern merak ve teknik iddia kavramlarının burada çok geç yeşermeye başlaması gerçeğinin rolü de var. Bu iki kavram da kapitalist sistemin yaşamsal özellikleridir. Türkiye’de yeni doğuyorlar henüz. Eyfel Kulesi böyle bir iddianın ürünü. Binlerce ton metali oraya bir iddia uğruna koyuyorsunuz, bir teknik atılım iddiasında bulunmak için ekonomik verimliliği bile ikinci plana atabiliyorsunuz.

Bir de demir-çelik inşaatın şöyle bir şanssızlığı var: Hala geleneksel beklentiler içinde olan bir toplum veya toplum kesimi demir-çelik strüktürün estetikliği bilincini üretmiyor; yadırgıyor. Eyfel bile Fransa gibi metal inşaatta öncü olan bir ülkede bile, önce ciddi eleştiriler alıyor, sevilmiyor. İnsanlar demiri uzun süre boyunca en fazla gizli görmeye alışıklar. Binanın içinde olduğunda farkına varmıyorlar, o zaman katlanıyorlar. Sokaktaki insanın, tabii ki mimarların da alışkanlıklarını, düş gücünü, imgelerini belirleyen şey, yüzlerce yıllık alışkanlıklardır. Büyük ölçüde gördüklerimizle koşullanıyoruz. Dolayısıyla çelik burada hala yadırganıyor. Derslerimde çağdaş çelik yapıları gösterdiğim zaman, öğrenciler genellikle mimarlık okullarının erken yıllarında, yadırgarlar, sevmekte zorlanırlar. Rogers’ın Londra’daki Channel 4 yapısını gösteririm, Lloyd’s binasını sık sık gösteririm, ama anlamakta zorlanıyorlar. Mimarlık öğrencileri okula sokaktaki insanın bilgi birikimi ile gelirler ve doğal olarak da bu yapıların anlamını kavramakta zorlanır. Burası İngiltere değil. Oralarda adım başı çelik yapı görürsünüz. St Pancras istasyonu 1870’lerde yapılmış. Açıklığı 70 metre, neredeyse bir spor sahasının üstünü örter; yani toplum bu yapılara gündelik yaşamda alışıktır. Türkiye’de insanlar çeliği sadece inşaatlarda işçiler donatı elemanlarını bükerken görür. Endüstri yapılarında görmezler bile, kaç kişi girmiştir endüstri yapısına? Çelik yapıların ciddi anlamda estetik boyutu olduğu gerçeği, örneğin makine estetiği kavramı da bilinmez. Gündelik yaşamda makineler ve teknikler, estetik içerikli bir şey olarak değil, henüz yaşamı kolaylaştırıcı birer imkan olarak kabul görür burada. Özetle, çelik inşaat önermek bugün bile süregiden düpedüz geleneksel estetik tutumlardan ötürü kolay değildir. Hala ileri teknolojik konforlu bir yapı talep edilir, ama ileri teknik görünüşlü bir yapı Türkiye’de pek sevilmez. Yeni yeni biraz olsun alışılıyor.



“Kültüre bir şey eklemek kolay değildir” diyorsunuz kitabınızda ve “Ekleniyorsa da rastlantısal değildir” diye de devam ediyorsunuz. Bizim yapı kültürümüzde çelik yapı yoktu ama artık havaalanları, AVM’ler, spor salonları görmeye başladık. O zaman yapı kültürümüze yapılan bu çelik yapı eklemeleri de rastlantısal değil herhalde…

Uğur TANYELİ: Evet ama, Türkiye hala çok zorda kalmadıkça çelik yapmamaya çalışıyor. Verdiğiniz örneklere de bakarsanız, örneğin, havaalanı... Havaalanı üst örtüsünü neyle yapabilirsiniz zaten? 50 metre genişlik yapmak istiyorsunuz, betonarme ile yapamayacağınız açık. Çok yakın zamana kadar spor salonlarının üstleri bile betonarme olurdu. AVM’lerin üst örtüsünü çeliksiz yapmaya kalksanız ışık alma problemi olacak, ağırlığı artacak, iş yavaşlayacak. AVM’leri, havalimanlarını hızlı da yapmak gerekiyor, onun için de bu yapılar söz konusu olunca çelik gündeme geliyor. Ama hala Türkiye hevesle çelik yapı yapmak isteyen bir ülke durumunda değil. Mimarlarımız da mühendislerimizde beni affetsinler, ama dünya klasmanında bir tane başarılı örnek çıkmaz Türkiye’den bu alanda. Çağdaş bir çelik yapı yoktur ortada. Marifetmiş gibi söylüyor değilim elbette, çok da üzüldüğüm bir konu, ama böyle hevessizlikle başarılı olunamaz.



Bu hevessizlikten olsa gerek Türkiye’de çelik yapıların en önemli özellikleri de değersiz kalıyor. Çelik yapının hızı görünmüyor, çelik uzun ömürlü bir yapı teknolojisidir ama Türkiye’de yapılar yapılır ve sonra yıkılır diye algılanıyor, böyle düşününce de yapıya bakım yapılmıyor, çeliğin ekonomik değeri mantıksız hesaplamalarla göz ardı ediliyor.

Uğur TANYELİ: Sadece çelik değil, bütün yapılar düzenli bakım gerektirir, ama Türkiye’de böyle bir kavram yok. Bu da kültürel bir alışkanlık, yüzlerce yıllık bir alışkanlık, 16. Yüzyıl’da da yok, bugün de yok. Batı ve Orta Avrupa’da daima yapı bakımı diye bir pratik vardır. Gotik dönem yapıları inşaatı yıllarca, onyıllarca süren yapılar. Örneğin, onların üzerini kışın işi tatil ettiklerinde, baştan aşağı geçici olarak çamurla sıvarlarmış, bir dahaki yapım mevsimine kadar yapılmış olanı korumak için. Daha inşaatı yaparlarken bile koruma-bakım pratikleri devreye girermiş. Hiçbir Osmanlı yapısında bunu göremezsiniz. Kimse “bu kış iş bitmeyecek, üstünü sıvayalım da koruyalım” denmemiştir sözgelimi. Geçici bir çatı yapıp mevsimlik olarak kapatalım gibi bir geleneksel Osmanlı tedbiri de görmeyiz. Halbuki bu Avrupa katedralleri için çok yaygın bir uygulamadır. Endüstri çağı öncesi Avrupa’sında yapımlar uzun sürer ve daha binalar yapım aşamasında bile devamlı korurlar. Türkiye’de yapılar yapılır, yıpranır, yıkılır, yeniden yapılır. Bu kültürel bir alışkanlık olarak oluşmuş burada. Dolayısıyla geleneksel yapı kültürünün kalıntıları da çelik yapıya uymaz. Aslında hiç bir yapı teknolojisine uymaz da, çeliğe hiç uymaz. Yapılar devamlı bakım ister. şöyle söyleyeyim: Teknolojik niteliği yükseldikçe, yapının bakım isteme oranı artar. Kerpiç bir yapıyı sıvarsınız devam edersiniz kullanmaya, daha da yıpranırsa bırakırsınız toprak olur zaten. Teknolojik özellik yükseldikçe böyle bir şansınız yok; sürekli bakım miktarı artar. Biz Türkiye’de tam aksine, yapının teknik kalitesi arttıkça daha az bakım ister zannediyoruz. Sadece yapılar değil, her şey için geçerli bu. Bilgisayarımız da bakım istiyor, otomobilimiz de...



Şimdi de Mimarık Eleştirmeni kimliğinizle son dönemde gerçekleştirilen çelik yapıları bir değerlendirmenizi istesek, neler söylersiniz?

Uğur TANYELİ: Bir kere değerlendirmede Türkiye’nin ciddi paranoyalarını hesaba katmak lazım. Çok yüksek kesitler kullanılıyor. Çok büyük bir korku var. Ben bile tüm teknik cehaletimle “tonajlarda üçte bir azaltsalar bir şey kaybetmezler” diyebilirim. Hiç tereddütsüz söyleyebilirim ki, çelik tasarlamayı bilmiyoruz. Bu hem mimarların hem mühendislerin ortak problemi. Kimse birbirinin üstüne atmasın. Bu sanıldığı gibi mimarlar beceremiyor mühendisler beceriyor ya da tersi, mimarlar beceriyor da mühendisler zayıf kalıyor durumu değil. Hepimiz bu ülkedeyiz, hepimiz üç aşağı beş yukarı aynı okullarda eğitim aldık ve hepimiz üç aşağı beş yukarı aynı kaliteyi temsil ediyoruz. Bu gerçeği hepimiz görelim ve çelik tasarlamayı bilmediğimizi kabul eldim. Çok çok az sayıda başarılı insan dışında, Türkiye’de çelik tasarımında sıkıntı var. Hala bugünün dünyasında çeliği iki boyutlu çerçeveler olarak tasarlamak istiyoruz. Hala ders kitabındaki çerçeve sistemiyle tasarlamaya kalkıyoruz. Strüktür üç boyutlu bir nesnedir, üç boyutlu çalışır, dolayısıyla üç boyutlu tasarlanmalı, hesaplanmalıdır. Çerçeveleri ardışık dizip tasarım yapmaya kalkıyoruz. Çerçevelerinizi dizip bağlarsınız, aralara da çaprazlar atarsınız… Bu çelik tasarlamak değil. Çeliğin nasıl farklı tasarlandığını görüyoruz dünyadaki başarılı örneklerde. Kabul etmek zorundayız ki eğitimimiz bu teknolojiye uygun değil, işçiliğimiz hala ona uygun değil. Türkiye’deki çelik işçiliğinin Japonya’daki gibi olduğunu herhalde kimse düşünmüyordur.



Bardak bu kadar boş mudur? Oysa Türkiye’de imal edilmiş, buradan taşınıp yerinde montajı gerçekleştirilmiş, dünyada önemli ödüller almış çelik yapı projeleri var. Bunların da bir değeri yok mudur?

Uğur TANYELİ: Öyle bir şey söylemek zorunda kalıyorum ki sektördekilere haksızlık ediyorum gibi algılanacak. Üstelik, alınan bunca yolu hiçe saymış gibi olmak istemem. Ama şunu söylemek zorundayım ki dünyanın hiç bir yerinde Türk firmaları tarafından yapılmış literatüre girebilecek kadar ilginç çözülmüş bir çelik yapı yok. Bilindik formları bir kere daha yapabiliyor olmak elbette ki marifettir, ama dünyada ses getirmek istiyorsanız bunlarla olmuyor. Dolayısıyla Türkiye’deki hiç bir çelik yapı, çelik çözümü marifetiyle gündeme gelmez. Mesela, Toyo Ito’nun yaptığı Sendai Medyateği diye bir yapı var, kat döşemelerini hiperbolik paraboloid çelik boru demetleri taşır. Bunlara asılmıştır kat döşemeleri. Hiperbolik paraboloidler, elektrik santrallerinin soğutma kulelerinin formudur. O tuhaf hunilerin çelik borulardan yapılma demetler şeklinde olduğunu düşünürseniz, Sendai Medyateği işte öyle bir yapı. şimdi bu yapı dünyada çok ses getirdi. Böyle şeyler ses getiriyor. Daha önce denenmemiş, veya farklı alanlardan uyarlanmış olanı başka bir alanda yeniden üreten çözümler önemseniyor. Çelik sektörüne yenilik getiren teknolojiler deyince Türkiye’de böyle bir örnek yok. Türkiye’deki örnekler neredeyse elkitaplarında tanımlanmış olan alışılmış teknikler. Dünya çelik sektöründe tasarımsal anlamda ve imalat anlamında yenilikçi bir aktör olarak yer almak için daha alınması gereken çok yol var.



Oysa Türkiye’nin pek çok açıdan düşünürsek çelik yapılara ihtiyacı var, bu fikre katılıyor musunuz?

Uğur TANYELİ: Hiç tereddütsüz. Bence Türkiye ihtiyacı kadar çok çelik yapı üretmiyor. Gelişmiş kapitalist bir ekonomi, çelik yapılar üretmek zorundadır. Mesela gökdelen yapıyorsunuz, yüksek katlı yapılar betonarme olarak bir tek Türkiye’de yapılıyor adeta. Böyle bir şey olabilir mi? Bir kere kapitalist mantığa aykırı, çünkü çok uzun sürüyor yapımı. Gökdeleni hızlı yapacaksınız ki, ondan ekonomik fayda bağlamında hızlı geri dönüş alacaksınız. Yani yatırdığınız sermayeyi geri almanız gerekiyor. Bunu 10 yılda geri almak başka bir şey, 3 yılda geri almak başka bir şey. Türkiye’de bu geri dönüşün sadece arazi spekülasyonunun yüksekliği aracılığıyla mümkün olabileceği düşünülüyor. Halbuki çelik yapıda bu, teknik kalite ve yapım hızı aracılığıyla mümkün olur. Yani sadece arsanın fiyat artışıyla oluşan sermaye girdisinden daha önemli olanı, sizin onu hızla hizmete alıp, erken kazanmaya, geri almaya girişmeniz gerekir. Onun için çelik yaparsınız yüksek katlı yapıları. Dünyada ilk önemli çelik yapımlarını gökdelenlerde görüyoruz. Bu tesadüf değil, amaç sadece yükselmek değil, hızlı yapmaktır da...



Pahalı diyorlar…

Uğur TANYELİ: Türkiye’deki koşullarda olabilir, ama bu yanlış bir hesap. Dünyanın pek çok yerinde betonarme daha ucuza çıkıyor olabilir, ama kaybettiklerinizi de hesaba katarsanız, betonarme daha pahalıya gelir yüksek yapılarda. En azından yerden kaybedersiniz, alt katlardaki kolonlarınızın kalınlığı metrelerce olmaya başlar ki, bu yüzden Türkiye’deki bazı yüksek katlı yapılar açıkçası komik oluyorlar. O yüzden de çelik yapmak zorundayız. Demin dediğim gibi hızlı yapmak avantajdır, çünkü başlangıç maliyetiniz fazla bile olsa, hızdan ötürü aslında maliyetiniz düşer. Ama bizde bu hesap yapılamıyor ya da öncelikle başlangıçta ucuza çıksın diye düşünülüyor. Arazi spekülasyonu ise herşeyden daha karlı; kim gelişmiş teknik araçlar kullanarak kazanç elde etmenin incelikli hesabını yapacak? Öte taraftan, çeliğe ilişkin o kadar çok önyargımız var ki, gerçek zannettiğimiz, aşılmaz zannettiğimiz... “Çelik daha yüksek teknoloji gerektiriyor” dense bunu anlayabilirim ama, daha pahalı, yangın dayanımı az, işletme masrafı çok gibi sözler gerçekçi değil. Çelik başka avantajlarıyla bunların üstesinden geliyor. Foster’ın Londra’daki Swiss Re yapısını düşünün. Yapı, kendi kendisini soğutuyor, doğal hava akışını kullanan, çelikten yapılma bir gökdelen. Betonarme yapılara kıyasla yalıtım bakımından da, iklim koşullarına uygunluk bağlamında da çok daha uygun ve çok daha başarılı bir yapı. Dolayısıyla çelik yapılarla ilgili bu önyargılar gerçekçi değil. “Biz yapamıyoruz” dense tamamdır. “Müşterimiz evet demiyor” anlaşılır. Ancak, bunların hiçbiri çeliğin kabahati değildir, böyle gösterilmemelidir.



Siz kişisel olarak çelik yapılardan hoşlanır mısınız?

Uğur TANYELİ: Ben iyi yapılardan hoşlanırım herkes gibi. Onlar çelik de olur, taş da... Ancak, Dünya mimarlık tarihinin en heyecan verici yapılarından bazıları çeliktir. Çelikten hoşlanmıyorum olabilir mi? Olsa olsa şu olur, Türkiye’de son yıllarda tırmanan bir biçimde tarihsel biçimler görmek istiyor insanlar. Binalarını eski evlere benzetmek istiyor. Sulukule’de yapılanları düşünün, sitelerin çok önemli bir bölümünü düşünün, eski evler gibi görünen yapılar istiyorlar. “Eskisi gibi çatıları olsun, eskisi gibi pencereleri olsun, eskisi gibi mahallem olsun” diyen insanlar var. Bu gruba çelik yapı önerseniz ne olur? Bu kadar yaygın biçimde endüstriyel görüntülerle, teknik estetikle problemi olan bir toplumun zaten çelik yapıyla da problemi vardır. Türkiye’de bir geleneksel görüntü saplantısı var. Bu saplantı çelikle barışçı bir ilişki sağlamıyor elbette. Konutta çeliği göremememizin nedeni bu. Dediğim gibi dünyada en heyecan verici konut yapılarının bazıları çeliktir. Türkiye’nin bir kere çelikle barışması gerekiyor. Öncelikle bu sorunun varlığını kabul etmesi gerekiyor. Türkiye bunu kabul etmiyor bir kere. Türkiye bunun başka gerekçeleri olduğuna inanıyor, “Yapmıyoruz çünkü…” diye başlıyor ve mazeretler sıralıyor. şimdi böyle tersten başlayarak düşünüyorsanız, yapmazsınız. Bir kere çelikte olan bu yabancılığı gidermek gerekir. Türkiye’nin bu alana ısıtılması gerekir. Örnek yapı bile tasarlatılabilir. Derneğiniz örnek bir çelik konut yapısı tasarlatabilse, bunun çok yararlı olacağı kanısındayım. Bunlar 1920’li, 30’lu yıllarda orta Avrupa’da, özellikle Almanya’da çok denemiş yollar. En yeni tekniklerin konutta örneklenmesi... Çünkü sokaktaki insana öyle anlatabiliyorsunuz. Her çeşit yapıda çeliğin kullanılabilir olduğunu, herkesin görmesi gerekiyor. Ama öncelik konuta verilmeli, diğer tür yapılarda artık çeliğe bir miktar alışkanlık oldu. Bugünün dünyasında taştan köprü olamayacağını artık herkes kestirebiliyor ama konut Türkiye’de en direnen alan. Konut bu kadar direniyorsa bütün alan direniyor demektir. Çünkü sektörün yüzde 90’ını dünyanın her yerinde konut oluşturuyor. Sektör konutlarla ayakta duruyor, yoksa kaç tane spor tesisi yaparsınız. Oysa konut yaparken Avrupa rekorları kırıyoruz. İktidarımız bütün ülke kalkınmasını inşaata bağlayarak götürmek istiyor. Gerçi frensiz bir arabada hızla gidiyoruz, bana sorarsanız ön camdan fırlamazsak iyi, ama eğer bu kadar konut yapılıyorsa çeliği bu alana sokmak lazım.



Beğendiğiniz çelik yapıları, ufuk açıcı örnekleri sıralamanızı istesek, hangi yapılar öne çıkar?

Uğur TANYELİ: Benim için hayati önemi olan 20. Yüzyıl yapılarından bahsedeyim. Biraz eskilerde Mies van der Rohe’nin yapıları var. Örneğin, 1950’lerde Farnsworth Evi. İngiltere’de Rogers’ın Lloyds binası 1970’lerde başladı. Londra’daki Channel 4 binası çelik adına önemli bir yapıdır. Artık şimdiden klasik olan Paris’teki Beaubourg Kültür Merkezi, çeliğin ne kadar heyecan verici olduğunu gösteren bir yapı. Demin verdiğim örnek Sendai Medyateği, dijital kitaplık yapısı, çok özel bir örnek. Çelik çok heyecan verici örnekler yapabilen bir malzeme. Türkiye çelikle kozunu paylaşmadıkça bence mimarlık alanında önemli bir yerde olmayı beklememelidir. Mesela Türkiye’deki tek bir spor salonu bile dünyada önemli bir mimari yer tutmaz.



Ama “Olimpiyatları neden biz alamıyoruz? diye yakınıyoruz...

Uğur TANYELİ: Besbelli ki, bu Olimpiyat Stadı ile alınamaz. “Çin bile yaptıktan sonra” diyemezsiniz. Çin özelde çelik alanında, genelde güncel mimarlıkta dünya üzerinde hatırı sayılır marifet gösteren ülkelerden biridir. Çin mimarlık gündemini zorluyor artık. Türkiye de çelik alanında artık bu şekilde devam edemez. Bir dönem çelik hayaldi. 1970’li, 80’li yıllarda Türkiye’de çelik inşaat anlamında bir şeyler beklemek hayaldi. Ama bugün hayal değil. Bugün Türkiye bunu zorlayabilir. Türkiye’de şimdi şahane bir işçilik düzeyi mi oluştu, hayır oluşmadı, ama bu iş zorlayarak, koşullara meydan okuyarak olur. İşçilik kalitesini artırmak istiyorsanız iddialı inşaat yaparsınız. Sürekli olarak iddiasız inşaat yaparak işçiliğin ebediyete kadar gelişmemesini garantiliyorsunuz demektir. Teknik gelişme tanımı gereği olarak elinizdeki koşullarla savaşmak anlamına gelir. Elinizdeki imkanlar yetmiyordur, zorlarsınız. Teknik gelişme bu demektir zaten. Türkiye bu temel açmazı galiba anlamıyor. Teknolojiyle olan bu çok gerilimli ilişkiyi anlamak istemiyor. Siz yenilikçi önerilerinizle tekniği gelişmeye zorlarsanız, iterseniz, işçilik düzeyi yükselir, kalite artar, malzeme nicelik ve niteliği artar. Gemi sanayinde olduğu gibi, nitelikli gemi yapacağım diye yola çıkan tasarımcılarla sektör gelişti. Sürekli koşullara, imkanlara meydan okumadıkça teknik gelişmez. Türkiye teknoloji ile ilişkisini sakin sakin onun peşinden koşmak olarak algılıyor. Teknik tasarımın peşinden koşmalıdır. Tasarım tekniğin peşinde koşuyorsa kaybetti demek zaten. Türkiye’nin mimarlıktaki temel problemi bana sorarsanız bu. Mühendislik tasarımında da durum bu. Kaldı ki, mimari tasarım ile mühendislik tasarımı ayrı şeyler değil, aynı şey, ikisi de tasarım. İşte bu tasarım gücü geliştirir teknolojiyi. Meydan okursunuz elinizdeki işçiliğe, teknolojiye, ekonomiye. Bu meydan okumanız ve gelecek kestiriminiz gerçekçi biçimdeyse de, kazanırsınız. Türkiye teknikle olan yarışında bu baştan kaybetmişlik halini değiştirmedikçe yol alamayız. Biliyorsunuz teknolojiyi takip ederiz biz. Tüm dünyadaki gelişmeleri takip ediyoruz. Takip ediyorsak orta karar bir aktör olmanın ötesine geçemeyiz. Sadece takip edenler ebediyen otobüsün peşinden koşar. Türkiye’nin teknoloji ile ilgili temel açmazı bence bu. En çok övündüğümüz sayısal olarak fazlayı yapmak. Nicelik tabii ki olmazsa olmazdır, ama hedef, niteliği yenilikçi biçimde yükseltmektir.


Çelik Yapılar - Sayı: 33 - Ekim 2012

Firmalarımızdan

PREKONS İNŞAAT SANAYİ
© 2014 - Turkish Constructional Steelwork Associaton