TR|EN
Actual Content
Newsletter
Casp 2022
Çelik Yapılar Extra
Tevfik Seno Arda Lisesi
Yayınlar > Çelik Yapılar
Sayı: 29 - Ekim 2011

Söyleşi




Mimarlığın Usta İsmi: Doğan TEKELİ: “Çelik Yapı Zeka İster!”



İstanbul’un ilk yüksek katlı yapılarında da imzanız var ama bir söyleşinizde “şimdi olsa yapmazdım” diyorsunuz, bu düşüncenizi biraz açabilir misiniz?
Tekeli Sisa Mimarlık tarafından yapılan projeler içinde çok fazla sayıda endüstri yapıları-fabrika binaları görüyoruz. Endüstri Yapılarında Mimarlık diye bir kitap da yazdığınızı duydum. Buradan başlarsak neler söylemek istersiniz?

Doğan TEKELİ: Kitap değil o. şimdi bizim mesleğe yeni başladığımız yıllarda tesadüfen endüstri yapıları üzerine bir yoğunlaşmamız oldu. Bütün mesleklerde olduğu gibi bizim meslekte de baştan ne yaparsak ve onda da başarılı olursak, o yönde uzmanlaşmış gibi oluyor insan. Biz Tuzla’da Chrysler Fabrikası diye o zamana göre çok büyük, 6 bin metrekare, ama bugüne göre küçük bir işti, o yapı başarılı olunca ondan sonra sanayi yapıları bize gelmeye başladı. “Bunu yaptılar, demek ki oluyor” diye düşündüler. Biz de dolayısıyla 20- 25 tane kadar sanayi yapısı yaptık. Ve sanayi yapılarında bir nevi uzmanlaşmış olduk. Dolayısıyla ben üniversitelerde şurada, burada konferanslar verdim sanayi yapıları üzerine. Bu sunumlarımı bahsediyorsunuzdur.



Bu yapılar çelik olarak yapıldı, değil mi?

Doğan TEKELİ: Evet çelik yapıldı. Fakat biz çelik yapının mimarlıkla ilişkisini, dış kabukla çelik yapının ilişkisini asıl Messey Fergusson icin Türkiye’de yapılacak bir fabrika dolayısıyla bir Amerikan firmasıyla çalışma yaptığımız zaman öğrendik. Bu yapı yapılmadı ama Detroitli bir inşaat mühendisliği firması vardı, bu firma bu işi almış fakat Türkiye’deki yasaları ve Türkiye’deki teknolojiyi falan bilmedikleri için getirdiler doğrudan doğruya bize verdiler işi. Biz onların bürolarına gittik, 15 gün kaldık orada, mimar ve mühendisleri ile görüştük ve çelik yapıda birçok önemli şey öğrendik. Örneğin çelik karkasın arasına tuğla duvarı sokmamayı, tuğla ile duvarı ayrı yapıp, çelik karkası ayrı yapıp, devrilmemesi için de bağlanması gerektiğini, vesaire gibi şeyleri burada öğrendik. Çünkü üniversitede böyle şeyler öğretilmez.



Bursa’da, 70’li yıllarda uzay kafes yapıyorsunuz Türkiye’deki ilk örnek midir?

Doğan TEKELİ: İlk örnektir, Türkiye’de üçgen uzay kafes, hatta bunun nasıl yapılacağını falan kimse bilmiyordu, o kaynak makinaları falan yok, Hersekliler denilen bir çelik taşaron firması vardı, biz bu sistemi anlatıp maketini falan gösterdikten sonra kendi kendilerine bunu nasıl yapabileceklerini tasarladılar ve üçgen kafesi bir şişe geçirdiler tabir-i caizse. Yerde yapılmış bir iskele üzerinde şiş gibi bir şeye koydular ve onun üzerinde çevire çevire kaynaklarını tamamladılar, yerde. Sonra mesela bu sistemle çatıya eğim vermeyi de, ilave bir strüktür koymadan makasların kendilerini hafifçe eğimli koyarak, kolon boylarını farklı yaparak böyle bir şeyi kendimiz geliştirdik. Bizden sonra taklit etmeye çalışanlar, yayınlardan falan gören arkadaşlarımız o incelikleri bilmedikleri için üstüne ayrı bir eğim çatısı filan yaptılar. Böylece biz çelik yapılarda ve hatta sadece çelik yapılarda değil prefabrik beton yapılarda da strüktürel bakımdan bir takım şeyler yapmış olduk. Ve o yaşlarda insan bir sonraki projesinde bir öncekine göre daha iyi bir şey yapmak istiyor. Sanayi yapılarımızda böyle bir gelişme görünür. Mesela Chrysler Fabrikası’nda şet çatıda 1 şet açıklığımız varken, telekominikasyon fabrikamızda 2 şeti bir açıklığa koyduk, bir makası çatı dışından geçirmek suretiyle. Dolayısıyla aynı açıklıkta iki şet yaparak ışığı artırdık. Renault’da 4 metrede bir üçgen kirişler koymak suretiyle dört metrede bir ışık aldık çatıdan. Yayınlarımızda var bu durum, kuzey ışığının çok yoğun bir şekilde içeriye girmesine ve aydınlatmada büyük bir ekonomiye yol açıyordu. Böyle böyle bu sanayi yapılarını yaptık. Bir yandan da tabii mimar olarak başka yapı yapmak istiyorduk. Mesela bir toplu konut fırsatı çıksa da biz Türk halkına hizmet etsek, sanayi yapılarına getirdiğimiz ufak tefek yenilikleri belki toplu konut alanında yaparız düşüncesi vardı ama Türkiye’de büyük işler, önemli işle, böyle bir insana verilmiyor, doğrudan doğruya hep yarışma ile oluyordu bizim çağımızda. şimdi tanıdıklar, yakın çevre çok kolay büyük işler alabiliyorlar, o zaman o da yoktu, biz yoğun bir şekilde yarışmalara girerek birtakım kamu yapıları yapma fırsatı bulduk. Ankara’daki 1. Halk Bankası dediğimiz Hazine Müsteşarlığı binası sonra 2. Halk Bankası Söğütözü’nde olan geldi, sonra Antalya Havalimanı, en son bu Sabiha Gökçen gibi yapılar geldi.



Sohbetimize endüstri yapılarından başlamamızın nedeni Türkiye’de bugün bile endüstri yapılarında mimari gerekmezmiş gibi düşünülmesi. Oysa Türkiye’nin Mimarlık Dünyasının duayeni olarak bunun böyle olduğunu kanıtlamışsınız siz. Ne dersiniz sanayi yapılarında mimarlığa ihtiyaç yok mudur?

Doğan TEKELİ: şimdi mimar Le Corbusier’in vaktiyle yapmış olduğu bir grafiği var, hangi yapılarda mimarlığın oranı fazladır, hangi yapılarda azdır diye bir grafik. Bu grafiğin en altında sanayi yapıları var, sanayi yapılarında mimarlığın oranı % 10, strüktür % 90 diyor. Anıtta ise mimarlık % 90, strüktür % 10 diyor. Halbuki giderek bu kanaat değişti. Sanayi yapıları, içinde insan yaşayan yapılar. Corbusier zamanında sosyal düşünceler bu kadar yaygın değildi dünyada, 1935’ler, 1940’lar. Dolayısıyla çalışan insanın fiziksel ve ruhsal gereksinmelerini karşılamak sanayi yapılarının da başlıca amacı oldu. O nedenle biz büyük sanayi yapılarını tasarlarken, büyük kapalı kutular yerine, yer yer bahçeler koyduk. Eczacıbaşı İlaç fabrikası 100’e 150, 15 bin metrekare kapalı bir alan. İçerisine iki tane bahçe koyduk. Camlı, üstü açık, içersi avlu gibi, çalışan insanlar isterlerse güneş mi var, yağmur mu yağıyor, kar mı var, doğaya yakınlaşsınlar dedik fakat biz bunları koydukça bunlar sanayicilerin işine yaradı. Yani fabrikada bir yer eksik olursa ilk anda bahçeleri düşündüler. “Allah razı olsun iyi ki bunları koymuşsunuz” dediler, oraları kapatmaya çalıştılar. Ama şunu söylemek istiyorum ki çelik sanayi yapılarının da mimari değeri çok önemli.



Ağa Han ödüllü sanayi yapımız bile var, artık bir şeyler değişti herhalde.. Siz Ağa Han Ödülleri Jürisinde de yer aldınız en iyi siz bilirsiniz...

Doğan TEKELİ: Ağa Han ödülünde ben iki defa Jüri üyesi bir defa da yönetim kurulu üyesi oldum. Ağa Han İslam ülkelerindeki hayatın her alanındaki yapılarını ödüllendirmek, mimariyi geliştirmek istiyor. Birçok yapı türüne ödül verildi. Ağa Han’da olan batılı jüri üyeleri, batı tarzı yapıları ödüllendirmiyorlar kolay kolay. şöyle diyorlar “bizde bunun daha iyisi var zaten”. Halbuki Ağa Han’ın amacı bu değildi. İslam ülkelerine çağdaş teknolojiyi getirmek. Ama ithal ederek değil de kendi olanaklarıyla getirmek. Bu açıdan onlarla gerek jüride gerek yönetim kurulunda bazı tartışmalarımız oldu. Ama uzun zamandır bir sanayi yapısını ödüllendirmek istiyordu Ağa Han Grubu. Bence bu yapıyı bu nedenle seçtiler. Ama ne olursa olsun, Türkiye’den bir yapının ödül alması hoş bir şey, hepimizi sevindirmiştir.



Gerçekleştirdiğiniz projelerde özel bir yeri olan diğer bir alan da kamu yapıları. Ankara’yı Ankara yapan kamu binalarında sizin adınız var. Kamuyu mimarlığa nasıl ikna ettiniz? Mesela Sayın Turgut Özal’ın Türkiye’de özellikli bir yapıyı gerçekleştirebilecek mimar olmadığını düşündüğünü açıklamıştınız daha önce. Nasıl gerçekleşti bu projeler?

Doğan TEKELİ: Lassa binasını yapacağımız zaman eski Karayolları Genel Müdürü Atalay Bey Lassa’nın Genel Müdürü idi. Onlar mimarları davet ederek teklif alıyorlarmış. Biz duyduk ama bizden teklif almadılar. Ben de Atalay Bey’e gittim ve dedim ki biz sanayi yapısı yapıyoruz, Bursa’daki Renault’u yaptık, şunları yaptık bizden teklif almadınız dedim. Atalay Bey’in hoşuna gitti bu, böyle açık bir müracaat, “Alırız gayet tabii” dedi ve hemen bir yazı yazıp bizden teklif aldılar. Neticede tekliflerin sonucu işi bize vermeye karar vermiş yönetim kurulu. Sabancı Grubu yapısı olduğu için o sırada Turgut Özal Sabancı’nın Genel Koordinatörü ve Atalay Bey bana telefon etti “Turgut Bey diyor ki bu yapı çok komplike, Türk mimarları bunu yapamazlar” diyor dedi. Büyük mühendislik büroları var o sırada Türkiye’de, Korkut Özal’ın kurduğu bir firma da var, proje bürosu, çeşitli mühendislik dallarını içeriyor, ya onlar yapar ya da yabancılar yapar diyormuş Turgut Bey. Atalay Bey de benden Turgut Bey ile konuşup ikna etmemi istedi. “Gayet tabii” dedim, randevu aldılar ve Sabancı binasında Özal ile konuştuk. Ben anlattıkça, ki maksimum yarım saat sürdü, “Tamam siz yaparsınız bu işi” dedi, elimi sıktı. Onun üzerine bize verdiler Lassa işini ve yaptık. Bence çok da başarılı bir proje oldu. Sonradan Turgut Bey Anavatan Partisi Genel Merkezi binası yapılacağı zaman “Bunu Doğan yapsın” demiş. O da uzun, başka bir hikaye...



Bu kamuyu ikna etme konusunu biraz da bizlere yol gösterin diye sordum. Mesela bir karar çıkartıldı, köprüler çelik olmayacak diye...

Doğan TEKELİ: Kamu bazen böyle kararlar alıyor. 1980’li yıllarda, 75’den sonra, Bayındırlık Bakanlığı bir karar aldı, yalıtımlı çatı yapılmayacak, kiremit çatı olacak hepsi. Bizim üniversiteden bir arkadaşımız da Bayındırlık Bakanlığı müsteşarı oldu, gittim ben onunla konuşup anlamaya çalıştım. “Bakın biz Manifaturalar Çarşısı’nı yaptık, 20 senedir bir şey olmuyor, yalıtımlı çatı işte” dedim. Siz dedim şimdiye kadar kiremitli çatı yapsaydınız, şimdi yalıtımlı çatı yapalım derdiniz. Çünkü kiremitli çatılarınız da akacaktı. Yani bu bir işçilik hassasiyeti, müteahhitlik kalitesi olmadığından, şimdi yalıtımlı yapıldı akıyor, kiremitli yapalım diyorsunuz, ama bu gerçek değil. Ama uzunca bir müddet gitti bu karar. Sonra o insanlar değişti, o kanaatler değişti. şimdi ne oluyor bilmiyorum, pek temasımız yok. Bunun gibi olacağını tahmin ediyorum köprülerle ilgili kararın da. Çelik bize dert çıkarıyor, biz bakım yapamıyoruz, ee bakım yapmazsanız betonarme yapı da bozulur. Hepsi için geçerli bu, değil mi? Yapı işinde bütün mesele yatırımın ekonomisine ikna edebilmek. Hem işçilik bakımından, hem toplam maliyeti bakımından, ekonomisine ikna edebilmektir bence. Bu şeye de benziyor, bugünkü iktidarımız çağdaş mimariden hoşlanmıyor. Selçuk-Osmanlı, Selçuk-Türk, Osmanlı-Türk mimarisi yapalım diye direktifler veriyor bugünkü yönetimimiz. Bu sağlam bir kanaate dayalı bir şey değil ki, sezgisel bir şey. Her sanatın çağını yansıtması gerekir. Bunu anlatmamız lazım. İkna etmemiz lazım. Bunu siyasi polemik haline getirdikçe kanaatler keskinleşiyor, inat ortaya çıkıyor. Öyle değil, bu çelikte de kanımca çelik köprülerin ekonomisinin, çeliğin de mükemmel kullanılabileceğinin örneğini vermek lazım. şimdi buradaki boğaz köprülerini betonarme yapma imkanı var mı? Yok.. Nasıl yapacaksınız? Her malzemenin imkanı var, getirdiği bir takım imkanlar var, kolaylığı var. Çeliğin de çeşitli açıklıklarda, çeşitli amaçlarla bilimsel bir şekilde ekonomisini gösterebilmek, ikna edebilmek, makalelerle, bilimsel yazılarla anlatmak, belki yararlı olur diye düşünüyorum.



İstanbul’un ilk yüksek katlı yapılarında da imzanız var ama bir söyleşinizde “şimdi olsa yapmazdım” diyorsunuz, bu düşüncenizi biraz açabilir misiniz?

Doğan TEKELİ: Hayır, hiç bir zaman yüksek yapıyı yapmazdım demedim ben. Yüksek yapıların bugünkü Türkiye’nin kentsel yapısı içinde bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorum, o da şundan dolayı, devlet arsa üretemiyor. Ben Miami’ye gittim, orada bir yüksek yapı yapmamız söz konusuydu, orada arsa maliyeti toplam yapı maliyetinin % 10’u, yani kat karşılığı verirseniz arsayı müteahhit % 10 verecek size. Burada % 70 veriyor müteahhit kat karşılığı. Arsa yok. Arada böyle bir fark var. Mecburen İstanbul’da yüksek katlı yapı yapılacak. Bu nüfusa başka türlü olmaz. Bu nüfusu yaydığınız takdirde o zaman İzmit’le birleşir veya Tekirdağ ile birleşir. Zaten birleşik ama çok daha yoğun bir şekilde birleşir. Bu yapılacak ama ne var ki bunu bir defa kentin tarihi yapısını koruyacak şekilde yapmak, ikincisi yüksek yapının kurallarına uygun yapmak, teknik kurallarına uygun yapmak ve yüksek yapı derken de insan ölçüsünün dışında yapmamak. Mesela Ataşehir’de yüksek bir yapı yapılıyor. şimdi o yapının yanında insan böcek gibi kalıyor. Bizim en yüksek yapımız İş Bankası. Bu yapı hakkında Türkiye kamuoyunda hiç bir eleştiri çıkmadı. Neden? Boyutu, kendi içindeki zerafeti ve her şeyiyle alçak yapıdan çok da farklı bir şey değil, ama o arsa, İş Bankası’nın arsası 45 bin metrekare idi. Devlet ikinci köprüyü yaparken yaklaşım yolları dolayısıyla yarıdan fazlasını istimlak etmiş. Kalan arsaya da aynı yoğunluğu vermiş, mecburen oldu o yapılar.



Çelik Yapı Sektörü’nün Türkiye’deki durumunu, geçmişini, bugününü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Doğan TEKELİ: Tabii ki çok büyük gelişme görüyorum. Bizim meslek yaşamımız içinde biz hiç malzeme olmayan bir dönemde başladık. Biz mesela Rumeli Hisarı’nı yaptığımız zaman, demir yoktu Türkiye’de. Menderes zamanında sökülen eski tramvay raylarını basit atölyelerde demir çektirdiler. Demirler balık kesitinde, eğri büğrü falan, hiç bir kesit tutmaz, onlarla yaptık. 1963 Chrysler binasını çelik kolonlu, çelik çatılı yaptığımız zaman çelik yapının nasıl yapılacağını bilmiyorduk. O binada U kesitli I profillerin içindedir tuğla duvarlar, teoride olmayacak bir şey bu. Yanlış bir şey, ama oldu. Yapıldı, duruyor da bina ama bilmiyorduk yani. Ondan bu yana bir defa dünyada iletişim çok arttı. Malzeme imkanı çok arttı. Türk mimarların yurtdışına gitmesi, oradakilerin buraya gelmesi, çok örneklerin görülmesi, ithal malzeme imkanı, yapı malzemesi üreten firmalarımızdaki gelişmeler, tabiatıyla çelik yapı yapabilecek, çelik yapıdan korkmayacak mimarlarımızı da yetiştirdi.

Çelik yapıda bir korku vardı. Karkas olarak Osmanlı karkası falan öğrenmiş kalfalar gayet basit, en primitif şekilde betonarme yapıyor ama çelik ise bir planlama, bir çalışma istiyor. Yani biraz zeka kullanmak, biraz çalışmak, yani bir disiplin gerektiriyor. Sıvalı bir yapıya göre taş kaplama bir yapı nasıl bir disiplin gerektiriyorsa, modülü var, ölçüsü var, değil mi, ama sıva sıvarsınız geçer, betonarme de öyle disiplini az, tabii ki düzgün yaptığınız zaman o da disiplinli olur ama o kadar fazla çalışmaya ihtiyacı yok. Fakat çelikte, çeliğin çalışmaya ihtiyacı var. Kaplaması, yapıyı giydirmesi, döşemesi biraz da fazla özen istiyor. Mimarı, yapımcıyı düşündüren bir şey bu. Kontrolü de öyle, kaynağının kontrolü, testi var ama Türkiye artık bunları aşmış durumda benim gördüğüm.



Ama çelik yapıların toplam yapı sektöründe aldığı pay % 5-6’lar seviyesinde.. Bu durum nasıl değişir?

Doğan TEKELİ: Gelinen noktadan memnunum ama daha çok mimar ve inşaat mühendisimizin çelik yapı teknolojisinin o kadar da korkulacak bir şey olmadığını bilmesi lazım. Yani okullardan başlaması lazım bu işin. Okullarda ise eğitim daha ziyade bilgi tarafından ziyade mimarlıkta şimdi his ve sanat tarafına ağırlık vererek gelişiyor. Bu durumda da yapı teknolojisini bilmiyorlar. Mezun olduktan sonra bizde mesela işe yarar bir eleman iki yılda anca olabiliyor. Onun için eğitimden başlayarak mimarlık felsefesi, mimarlık düşüncesi, yeni teoriler falan hepsi güzel ama Türk toplumuna lazım olan doğru yapı yapan adam. Herkes bir Frank Gery olmaz. Olmamalı da zaten. Dolayısıyla eğitimin ağırlığı, Türk toplumunun ihtiyacı olan teknik adamı yetiştirmektir. Bunun içinde de çelik yapı bilgisi çok önemli yer tutar. Bir kere depremden dolayı önemli. Depremden dolayı çelik yapının avantajı tartışılmaz. Bunu vurgulamak lazım çünkü yapının kendisi zaten hafif. O zaman yatay kuvvetler, yapıyı etkileyen kuvvetler azalıyor bir kez. Sonra dolgu malzemelerinin kagir olmaması, çelik yapıyı iyice hafifleştirir. Çelikte de bunun gibi betonarmeye nazaran daha az emek israfı var diye biliyorum. Bu noktalar, yapının hafifliği, ülkemizin deprem kuşağında olması, çeliğin öğrenilerek avantajlarının ülke ekonomisine kazandırılmasını gerektirecek, diye düşünüyorum.

Bizim zaten yapılarımızda bir denge vardır. Çok heyecan verici değildir belki yapılarımız ama kalıcıdır. Hem estetiği hem strüktürü açısından. Yani 1956’da yaptığımız bir yapı bugün taze duruyor, eskimemiştir. Bu daha çok çalışmayı gerektiriyor ama. şimdi mimarlar belli bir ücrete işi alırlar, ne kadar çok çalışırlarsa yapı o kadar güzel ve ekonomik olur. Ama ne kadar çok çalışırlarsa o kadar zarar ederler. Böyle bir çelişkisi var mesleğin. Statikçiler hesabı bir defa yapar doğru yapar, ekonomik yapar, ama bizim öyle değil. Buna karşılık yapı sanayimiz, yapı sahiplerimiz, müteahhitlerimiz bilgi bakımından batıdakilerden zayıf. Onun için bizden batıdaki mimardan daha fazla iş beklenir ama ücretimiz daha azdır. Eğitimimiz de daha zayıftır. Bu meselelere dikkat etmek lazım.

Mesela şimdi meslek odalarımız mesleki gelişim programları yapıyorlar, gayet iyi ama yeni kanunla hükümetimiz odaları etkisizleştiriyor. E hızlı iş yapmak isteyen danışmadan, katılımcı olmadan iş yapmak isteyenlere, vasat işler yapanlara engel tabii ki odalar. O zaman da bunları bertaraf edelim diye düşünülüyor. Belediyeleri de baypas edelim TOKİ’yi kuralım. Hızlıca düşündüğümüz gibi yapalım, Selçuk yapalım, Osmanlı yapalım, çağdışı yapalım, düşünce buna gidiyor.


© 2014 - Turkish Constructional Steelwork Associaton