TR|EN
Güncel
E-Bülten Aboneliği
Tevfik Seno Arda Lisesi
Yayınlar > Çelik Yapılar
Sayı: 86 - Ocak - Şubat 2024

Yapısal Çelik Günü


AÇIK OTURUM: DEPREMDE ve SONRASINDA ÇELİK YAPILAR

24. Yapısal Çelik Günü kapsamında 6 Aralık 2023 Çarşamba günü düzenlenen ve tanınmış Anchorman, Siyaset Meydanı Programı Yapımcısı Ali Kırca’nın moderatörlüğünü gerçekleştirdiği “Depremde ve Sonrasında Çelik Yapılar” başlıklı açık oturuma, DORÇE Prefabrik A.Ş. Tasarım Direktörü Cenk Çetin, Türk Yapısal Çelik Derneği (TUCSA) Yönetim Kurulu Başkanı H. Yener Gür’eş, ADYA Mühendislik Yönetim Kurulu Başkanı Sedat Konuklu ile TUCSA Yönetim Kurulu Başkan Vekili Ahmet Şuyun konuşmacı olarak katıldılar.

H. Yener Gür’eş: Ali Bey’e teşekkür etmek için söz almak istedim. Gerçekten sınıf arkadaşı olmaktan onur duyduğum bir kişi. Lise çağlarında edebiyat çalışmaları konusunda da birlikte bazı şeyler yaptık. Ama sonra kendisi çok ünlü bir Anchorman olarak hayatına devam etti. Zaman ayırıp geldiği için müteşekkirim. Biraz önce öğrenci arkadaşlar geldiler ve “Ali Bey biz sizin programlarınızla büyüdük, bir fotoğraf çektirebilir miyiz?” diyerek birlikte fotoğraf çektirdiler. “Biz sizinle büyüdük.” lafı dikkatimi çekti. Biz sınıf arkadaşıyız, biraz yaşımız ilerlemiş. Bunu hissettim.

Ali Kırca: Buraya beni davet ettiğiniz, hazirunla, değerli konuklarla ve izleyenlerle birlikte olma fırsatı verdiğiniz için asıl ben teşekkür ederim. Biz Yener Gür’eş ile gerçekten beraber büyüdük. Çocuktuk çünkü. Ben neden buradayım? İnşaat, demir, çelik, çimento, beton uzmanlık alanım değil ama Siyaset Meydanı’nı 20 yıl süreyle yönetirken tartıştığımız birçok konu da benim uzmanlık alanım değildi. Bugün iki nedenle buradayım; konuşacaklarımız hepimiz için, bu ülkede yaşayan herkes için çok önemli bir konu ve değerli kardeşim çağırdığı için buradayım. Bizim çocukluğumuzda, gençliğimizde yayımlanan “Ve Çeliğe Su Verildi” isimli bir roman vardı. Severek okumuştum. Çeliğe su verilince her şey çok güçlü oluyor. Bizim çeliğimize su verilmişti daha 13,14,15 yaşlarındayken, çok güçlü bir dostluk ve arkadaşlığımız oldu ve 60 yıl sonra beni bu masaya o dostluk getirdi. Çünkü o günlerde çeliğe su verilmişti ve çok güçlü çelik gibi bir arkadaşlıkla, yıkılmadan, sarsılmadan bugüne kadar geldik. Umarım bundan sonra da uzun yıllar devam ederiz. Ondan sonrası bize kalmış değil artık.

Merkez Üssü Adaların Arkasından Geçen Fay Hattı Olan Deprem
Tabii çeliğe nasıl su verilmişti? Onu anlatayım önce. Bizim maceramızda çeliğe su verilmesi aslında konumuzla ilgili bir olayla başlamıştı, bir depremle… Tarih 18 Eylül 1963’tü. Biz Deniz Lisesine yeni girdik. Daha bize üniformalarımızı bile vermemişlerdi. Beyaz renkli tulumlarla falan dolaşıyorduk ama mavi pijamalarımızı vermişlerdi. 13,14 veya 15 yaşlarında çocuklar, gurbetten gelenler, ailelerinden ayrılanlar ve bilirsiniz yatılı okulda geceleri o yaştaki çocuklar battaniyelerini üstüne çekip ağlarlar, öyle battaniyeleri üzerimize çekmişken birden bina şiddetle sallanmaya başladı. Hayatımızda hiç böyle bir şey yaşamamışız ve daha birbirimizi tanımıyoruz. Paldır küldür merdivenlerden indik. Deprem oluyor, çok güçlü bir depremdi. Hatırlarım, yemekhanenin büyük camları kırılmıştı. Büyüklüğünü ve sonrasını bilimsel anlamda söyleyeceğim ama bir sınıf subayı yüzbaşımız vardı. Geldi bize dedi ki “Çocuklar ne kaçıyorsunuz, panik yapmaya gerek yok. Depremde en önemli şey kaçmamak ve panik yapmamaktır.” Tabii o arada daha yeni başlamışız. O günlerde bize kimse üstlerimize cevap vermemeyi öğretmediği için bir arkadaş dedi ki “Ama önce siz kaçtınız!” Tabii o da güldü, hepimiz güldük. Gecenin o saatinde bir amiral çıkıp geldi. Kemal Kayacan… Bize moral verdi. Bunlar çok önemliydi bizim için. Orada, bir doğal felaketin içerisinde dayanışmamız başladı ve çeliğe galiba o geceden itibaren su verildi, çok yakınlaştık. Çünkü büyük bir felaketin içinde ancak dayanışma ile onu atlatabileceğimizi bulduk. Bilimsel yanına gelince o deprem 6,3 büyüklüğündeydi. Ciddi bir depremdi. 1999 Depremi’nden sonra baktığımda ve hatırladığımda onun literatürde yer almadığını gördüm. Prof. Dr. Celal Şengör’ü konuk ettiğim bir programda bu depremi kendisine hatırlattım. Belki kayıtlarda vardı fakat literatürde yoktu. O günden sonra belki de o uyarıyla Çınarcık Depremi olarak kayıtlara girdi. Adalar’da ciddi şekilde hissedilen bir depremdi. O depremden sonra bizim ve benim şahsen depremle ilgili hani “insanın bilinci arttı” derler ya biraz da öyle oldu ve ilgim arttı. Sonrasında büyük depremleri zaten hep birlikte ilerleyen yıllarda yaşadık. Yaşadık da ne oldu? Hangi önlemlerle ya da alınmayan hangi önlemlerle hangi sonuçlara geldik? Böyle dersimi çalışırken dedim ya uzmanlık alanım değil, Sevgili Yener’in bir alıntısını gördüm; “Aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemek deliliktir.” Yener Gür’eş kardeşimin belirttiği üzere bu sözü kimin söylediği belli değil. Bernard Shaw diyenler var, Einstein diyenler var ama kimin söylediği önemli değil. Kimin söylediğinden daha çok doğru olan bu söylemi kimlerin hayata geçirebildiği. Yani kimlerin delilik yapmadığı ya da kimlerin hâlâ delilikte ısrar ettiği. Onun için bugünkü konu aslında bizim bu delilikten nasıl hep birlikte sıyrılacağımız konusu. Burada keşke bütün televizyonlarda 6 Şubat Depremi’nden, hatta geriye gidelim 17 Ağustos Depremi’nden sonra da bu konuyu bu hassasiyetle gündeme getirselerdi. Ben de programlar yaptım. Bu konunun geçtiğini biliyor ve hatırlıyorum ama bu başlı başına tartışılması gereken bir olay ya da olgu. Onun için yine ben izninizle çeliğe birlikte su verdiğimiz dostum Türk Yapısal Çelik Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Sevgili Yener Gür’eş’e söz vereceğim.

6 Şubat Depremi’nden sonra Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının deprem bölgesinde çelik yapıların hasar tespitlerinin yapılması için kurumunuzdan istekleri ve beklentileri oldu. 6 Şubat Depremi’nin sonrasında çelik yapılarla ilgili durum neydi?

H. Yener Gür’eş: Teşekkür ederim. Ama önce şunu söyleyeyim; bunun teknik detaylarını zaten Sedat Bey biraz önce sunmuştu. Burada yine muhtemelen bilgi verecek. Fakat benim açımdan olayın önemli tarafı şuydu; ilk defa Bakanlık bir depremden sonra Türk Yapısal Çelik Derneğine böyle bir görev verdi. Şimdi neden bu görevi verdiğine dönelim. Çünkü o bölgede birçok binaya ağır hasar kararı veriliyor ama binaların bir kısmı çelik ve çelik olanların sahipleri de diyorlar ki “Bizim binamız çelik, neden ağır hasar kararı veriyorsunuz, alt tarafı bir tane kolonu deforme olmuş ya da çatının bir ucu çökmüş, ama binanın geri kalanı sağlam ve biz bunu kullanabiliriz.” Gerçekten de daha önce hasarlı binaların hepsinin kontrolleri yapılmıştı ve birçoğuna da ağır hasar kararı verilmişti. Bizi oraya uzman görüşü olarak davet ettiler. Dolayısıyla çelik yapılarla ilgili uzman görüşünü vermek üzere Sedat Bey’in koordinasyonunda ekipler oluşturuldu ve bu ekipler deprem bölgesine gidip kontrollerini yaptılar.

Burada şunu düşünmeden edemedik; niye bugüne kadar böyle bir ihtiyaç olmadı da şimdi oldu? Aradan bir süre geçti, sonra birlikte deprem bölgesini ziyaret ettik. Her ilde Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Yapı İşleri Genel Müdürlüğünün (YİGM) bir temsilcisi koordinatör olarak görev almıştı. Kahramanmaraş’taki YİGM Koordinatörü ile şunu konuştuk: “Çelik yapılar hemen yıkılmaz, tespitlerimize göre bir kolonu hasarlı olsa dahi bina hayatiyetini devam ettirebilir. Yani kolaylıkla değiştirilebilir ya da binanın tümüne etki etmiyorsa o bölgeyi ayırırsınız, diğer bölgelerde çalışmaya devam edebilirsiniz.” Önemli olan ekonominin canlı kalmasıydı o esnada. YİGM Koordinatörü de bize dedi ki “Geçenlerde böyle bir sanayi tesisi binasına gittik. Binada da aynı şeyi gördük; bir tane kolon deforme olmuş ve Sayın Bakanımız ‘Çelik yapıda bir tane kolon deforme oldu ya da hasara uğradı diye yapıya neden ağır hasar diyorsunuz ve faaliyetini durduruyorsunuz, durdurmayın’ dedi.” Bunun üzerine muhtemeldir ki bu konuda bir uzman görüşü alalım dediler ve Türk Yapısal Çelik Derneğini görevlendirdiler. Aslında bu çok güzel bir şey. Yani kamunun olaya daha ciddi bakmaya başladığını gösteriyor. Bakan öyle söylemiş olabilir, başkaları da benzer şeyler söylemiş olabilirler ama bunların mesnetleri bilimsel olmalı. Dolayısıyla bize geldiler biz de tarafsız ve bağımsız bir şekilde gözlemlerimizi yaptık. Binaların birçoğunun yanlışlıkla ağır hasar raporu aldığını gördük. Bu, ağır hasarları orta hasara, orta hasarlıları hafif hasara çevirelim yaklaşımı değil. Gerçekten ağır hasarlı değilse biz “Ağır hasarlı değil ya da yıkmaya gerek yok ağır hasarlı ama düzeltilebilir.” dedik. Bakanlık da rahatlıkla “Evet bu sonuçları düzeltiriz.” dedi. Zaten Sedat Bey’e de yetki vermişlerdi. Sedat Bey de gerekli düzeltmeleri yaptı.

Ali Kırca: Gördüğünüz tespitlerle çelik yapıların hasar görme oranı 6 Şubat Depremi’nde neydi?

H. Yener Gür’eş: Birincisi ağır hasara gelmeden önce, biraz önce de bundan söz ettim konuşma sırasında, bu depremde hiçbir çelik yapı yıkılmadı. Ayrıca en fazla hasar olan bölgelerden biri biliyorsunuz Hatay bölgesi, bu bölgede Müze Otel dimdik ayakta duruyor Antakya’da. İskenderun’da Steel Towers diye üç bölümden oluşan bir bina var, o da sapasağlam ayakta duruyor. En ufak bir çizik bile yok. Dolayısıyla çelik yapılar bir kere daha bu yönüyle kendini kanıtladı.

İkinci olarak, bir de şu konunun altını çizmek istiyorum: Bina hasar alabilir, hasar alabilir ama çökmemeli. Böylece, bina hasar görür ama içerisindeki insanlar kurtulurlar. Diğer taraftan “Bazı binalar hiç hasar almadı, benim binam neden hasar aldı?” diyorlar. Binayı tasarlarken birtakım kriterler vardır. Yani dersiniz ki “Benim binam depremde dahi faaliyetine devam edebilsin.” Mesela hastanede, bir ameliyat sırasında deprem oldu, hastayı bırakıp kaçacak mısınız? Mümkün değil, operasyon devam etmeli. O zaman o binanın tasarımı farklıdır. Ama “Benim binam normal bir konut, benim konutum hasar alsın ama yıkılmasın, ben canlı olarak içinden çıkayım.” hatta önem derecesi daha az bir bina yapıyorsanız, örneğin bir depo yapıyorsanız, yine “Hasar alsın yıkılmasın, insanlar içerisinden çıkabilsin.” diyebilirler. Bunlar maliyeti de etkileyen tasarım felsefesinde yatan şeyler. Onun için meseleye “Bak o hasar aldı, bu hiç hasar almadı.” diye bakmamak gerekir. Önemli olan; yüksek öncelikli yapılar hariç yapıların düzeltilebilir hasarlar alması ve insanların ölmeden içinden çıkması ya da operasyonel kalacaksa onların hiç hasar almadan faaliyetine devam edebilir olması. Tabii bu seçimler maliyeti etkileyen şeyler.

Ali Kırca: Peki, o zaman Sayın Sedat Konuklu’ya söz verelim. Hasar Tespit Komisyonları Koordinatörü olarak görev yaptınız. Olayı daha da somutlaştıralım. Yener Gür’eş genel anlamda bir perspektif ortaya koydu. Somutlaştırarak, bina bazında değil elbette ama sayısal, istatistiksel olarak gördüğünüz sonuçlar neydi sizin?

Sedat Konuklu: İncelediğim binalarda eğer bina komple çelik yapıysa önemli bir hasarla karşılaşmadım. Tabii ki ilk yapıldığı andaki projesinde sonradan değişiklik yapılmışsa orada hasarlar vardı. Ama kendi tasarımını koruyanlarda bir hasar görmedim. Yalnız şöyle bir sorun dikkatimi çekti; nerede betonla birleşiyor ya da birlikte çalışıyorsa çeliklerde hasar vardı. Niye? Altında bir kolon var, o da betonarme bir kolon, betonarme kolon sünek ve homojen olmadığı için zayıf kalıyor ve bir şekilde göçtüğü veya devrildiği anda üzerindeki yapıya da zarar veriyor. Zaten Yener Bey’in bahsettiği, 50 tane kolon var bir tanesi yatmış dediği konu o. 50 kolona sahip bir fabrika, en sonunda zayıf bir kolon var, betonarme bir kolonda bir devrilme olmuş ve oradaki kolon ve makas kısmı hasar görüyor. Onun dışında mesela bir çelik yapı ve yanında betonarme bir duvar varsa duvar çelik taşıyıcıların üzerine yıkılıyor ve orada bir hasar görüyoruz. Onun dışında incelediğim yerlerde tek başına çeliğin ağır hasar aldığını görmedim.

Ali Kırca: İnşallah yaşamayız tabii ki ama Türkiye bir deprem ülkesi, bu gerçeklikle de bir taraftan yaşamak ve mücadele etmek zorundayız. Dün bir deprem oldu, hatırlatıyor sık sık kendisini, dolayısıyla bundan kaçış yok. Bilim insanları söylüyorlar, İstanbul’da ve Marmara Bölgesi’nde bu kadar yıl sonra deprem bekleniyor diye. Dernek olarak depremler sonrasında hasar tespiti için daha koordineli bir şekilde sizlerin bakanlık ve kamu tarafıyla nasıl bir çalışma yapmanız gerekiyor ki tespit için çözüm yollarına gidilsin?

Sedat Konuklu: Sanayi yapılarının mutlaka çelik yapı olarak yapılmasının gerekli olduğunu düşünüyorum. İlk gittiğimizde halk moral olarak çökmüş, işini de kaybetmiş durumdaydı. Orada insanlar şunu söylüyor; “Ben evimi kaybettim, yakınlarımı kaybettim, şu an işimi de kaybetmek üzereyim, bir şekilde işletmemi çalıştırmam gerek.” Burada önemli olan ne? Sanayi yapılarında herhangi bir hasar olmaması ya da olası hasarın daha hızlı giderilebilir olması ve böylece halkın moral ve motivasyonunun ayakta tutulmuş olması. Ayrıca Yener Bey’in bahsettiği gibi okullar hasarlı olduğu için kapatılıyor. Bu şekilde insanlar, çocuklarını okutacak okul olmadığı için başka şehirlere gidiyorlar. Bu da tamamen halkın demoralize olmasına sebep oluyor. Yaşanan depremde görüldüğü gibi okullar açılabilince, yalnız çocuklar değil tüm aile fertleri geri dönüyorlar ve şehirde yeniden hayat canlanıyor. Bunun için öncelikle deprem riski yüksek bölgelerde okul, hastane vb. kamu yapıları ile turizm yapıları dâhil yüksek öncelikli yapıların mutlaka çelik taşıyıcı sistemli olmasının teşvik edilmesi gerek.

Ali Kırca: Biz devam edeceğiz ve hep birlikte daha sonra çözümü konuşacağız. Ne yapılmalı konusunu konuşacağız ama henüz daha tespit noktasındayız. Bu anlamda baktığımız zaman evet depremde çöken ve ağır hasar gören binalar betonarme ve yığma yapılar… Mesela hafif çelik, prefabrikler de diyebiliriz, hadde çelikle yapılmış binaları kastetmiyorum. O tür yapılar ne kadar hasar gördü? Bunun yanıtını da Cenk Çetin’den alalım.

Cenk Çetin: Aslında bizim 2018 yılından itibaren bölgede belli çalışmalarımız oldu. O zaman yaşanan depremden sonra özellikle kamunun bölgede “Köy Evleri” adı altında başlattığı projelerde bizim de dâhil olduğumuz pek çok firma yer aldı. Dolayısıyla o projenin yarattığı birtakım şanslar var. Çünkü hafif çelik yapılarla bölgenin aslında ilk defa bu ölçekte tanıştığı bir projeydi bu. Tabii bölgede yaşanan son deprem sonrasında ekiplerimiz hem kendi içinde bulunduğumuz yapıların hem de diğer yapıların bir gözlemini yaptı. Ağır, orta hatta hafif hasarlı bir yapıya rastlamadık. Tek rastladığımız su izolasyonu bölümlerinde ve kaplama malzemelerinde oluşan çatlaklar oldu. Ancak yapısal anlamda herhangi bir hasara rastlamadık.

Ali Kırca: Peki bu hafif çelik yapılar deprem düşüncesiyle mi yapılmıştı?

Cenk Çetin:
Doğrudur, orada aslında biz bir anlamda eksikliklerimizi ön plana çıkartıyoruz ki çok eksiğimiz var ülke olarak. Burada kamu ve özel sektör olarak ayırmamak gerekiyor. Sonuç itibarıyla bu toplumu bizler oluşturuyoruz. Eksikliklerimizle beraber bazı konularda geç de olsa yapılan doğru hamleler de var. Bu hamle örneğin, 2018 sonrasında yapılmış olan köy evleri. Yeterli mi? Değil ama en azından bir başlangıç.

Ali Kırca:
Yani bölgede hafif çelik yapılar tercih edildi diyebilir miyiz? Maliyeti ucuz olduğu için mi? Sebep nedir tam olarak?

Cenk Çetin: Aslında sebep tam olarak deprem. Maliyetinin ucuz olması çok söz konusu değil. Orada maliyet ya da işçilik anlamında konuşuyorsak bir fark yok. Hatta bölgeden bölgeye ya da duruma göre biri diğerinden daha fazla olabiliyor. Çelik biliyorsunuz direkt olarak Çin’in domine ettiği bir sektör. Doğal olarak oradaki fiyatlardaki artışlara göre bina veya konstrüksiyon maliyetleri değişkenlik gösteriyor. Betonarmede de arz – talep dengesi var ki bölgede talep arttığı zaman orada da metreküp fiyatlarının yüksek mertebelere geldiğini biliyoruz. Dolayısıyla hafif çeliğin daha ucuz olması her zaman söz konusu değil ama daha pahalı da diyemeyiz. Duruma göre değişiyor. Oradaki ana konu hız ve büyük ölçüde saha dışında imal edilip yerinde monte edilebilmesi. Çünkü bölgenin çok kısa bir sürede konutlara ihtiyacı var ve orada yeniden oluşacak bir depremle karşı karşıya kalınması durumunda etkiyi azaltmak için hızlı bir şekilde bu konutların sağlanması gerekiyordu. Hafif çeliğin buradaki en büyük avantajı hem hız hem deprem dayanımı hem de betonyerlerin ulaşımının zor olduğu bölgelerde kolaylıkla yapılabilmesi oldu. Bu sebeple de kamu tercih etti.

Ali Kırca: Peki hız deyince somutlaştırırsak, mesela 1 yıl içerisinde kaç hafif çelik konut ve tabii sosyal yapı tarzında tesisler yapılabilir?

Cenk Çetin:
Şöyle, sabah yapılan oturumda da konuşuldu. 3 yıl içerisinde yanlış hatırlamıyorsam 1 milyon adet konut yapılabileceğine dair bir iddia var. Hâlihazırda mevcut sektörün kapasitesi buna yeterli değil. Şu anda bulunduğumuz sektör takriben bir yıl içerisinde 60 ilâ 100 bin adedin üzerinde, ortalama 100 ilâ 110 metrekarelik konut üretebilecek kapasitede.

Ali Kırca: Maliyet konusuna tekrar geleceğiz. Hız açısından meseleye baktığımızda diyelim ki konvansiyonel olarak eskide ısrar ettik ya da kamu ısrar etti, betonarme, yığma yapılar devam ediyor, demin rakam verdiniz, 60 bin dediniz, aynı süre içerisinde yeniden yapılanmada kaç betonarme bina yapılabilir? Süreyi kıyaslamak için soruyorum.

Cenk Çetin:
Genel bir cevap verebilirim. Ülkemizde betonarme ve yapı üreticilerinin hızları gün geçtikçe artıyor. Orada desteklenen bir yapı ve teknolojiler de var. Özellikle metropollerden uzaklaştığımız zaman betonarme ya da konvansiyonel yapıların ciddi anlamda bir hız problemi var. Burada bugün için bilimsel verilere dayanarak bir kıyaslama yapmak mümkün değil ama 20 senelik tecrübeme dayanarak en az 5’te 1 oranında bir hız azalması olabileceğini düşünüyorum.

Ali Kırca: Sayın Ahmet Şuyun’a söz vermek istiyorum. Ankara Demir ve Demir Dışı Metaller İhracatçıları Birliği Yönetim Kurulu Başkanı, kendisi aynı zamanda Türk Yapısal Çelik Derneğinde Başkan Vekili. Şu ana kadar hafif çelikten yapılmış binaları, prefabrik ya da konteynerleri konuştuk. Bizim esas meselemiz olan büyük şehirleri yeniden inşa ederken, kentsel dönüşüm dediğimiz olayı hayata geçirirken hadde çelik kullanılacak, yani çelikten kolonları kirişleri yapılmış ABD ve Japonya’daki gibi binalardan bahsediyorum. Bu tercih edilmiyor mu şu anda?

Ahmet Şuyun:
Bu konuda henüz tercih aşamasına gelemedik maalesef. Türkiye’de yoğun miktarda çelik üretimi var. Bunu üretecek atölyeler fabrikalar var. Fakat ben hep başa dönüyorum. Mühendislik kısmından başlamak istiyorum. Üniversitelerin çelik kısmına mühendislerimiz çok fazla itibar etmiyorlar. Çünkü Türkiye betonarme ülkesi. Geldiğimiz birinci nokta bu. Bir diğer konu, her yerde söylüyorum, Türkiye’de ilk defa deprem izolatörü yapan firmanın da kurucusuyum. Başımıza gelen şu; ülkede kaç vilayet var 81, yüzlerce de ilçe var. Bütün ruhsatlarımız bu ilçelerdeki imar müdürlüklerinin onayından geçiyor. Fakat bu onayı verecek kişiler çelik konusuna çok hâkim değiller. Hâkim olmadıkları için o konularda biraz engelleyici noktalar olduğunu görüyor ve hissediyorum. Mühendislerimizin çelik konusuna yaklaşımı, spesifik olarak özellikle bazı firmalar çok iyi yaklaşıyorlar ama diğer tarafta bildikleri ve deneyimledikleri betonarme çok daha kolay geliyor. Yapı olarak da bir tembellik vardır bizde. Bu tembellikten dolayı öğrenme isteği insanlarımızda fazla yok, çeliğe biraz da bu yüzden merakla yaklaşmıyorlar.

1984 yılından beri bu sektördeyim. Yıllardır yüzlerce bina, sosyal tesis, fabrika, stadyum yaptım. Hiçbiri depremde yıkılmadı. Hiçbiri zarar görmedi. 39 yıldır başımıza çelikle ilgili bir şey gelmedi. Neden? Projeyi doğru yaparsanız, işçiliğinizi doğru yaparsanız, malzemeyi doğru kullanır, kontrolünüzü doğru yaparsanız, hele bir de sünek ve homojen yapıya sahip çelik kullanırsanız binanın zarar görmesi mümkün değil. Sonuçta bu işin daha da hızlanması için bu çalışmalarımız bence ses getiriyor. Türk Yapısal Çelik Derneğinin 10 yıl önceki hali ile şimdiki hali arasında çok fark var. Çelik uygulaması sürekli artıyor fakat bu artış hızı yavaş. Bunu hızlandırmak için de Türkiye’deki çelik üretici fabrikalarımızın üretim kapasiteleri yeterli değil. Mesela bir 400’lük HEB profili yurt dışından almak zorunda kalıyoruz, her ne kadar KARDEMİR üretim kapasitesine sahip ise de Türkiye’de üretimi yok diyebiliriz. 40 yıldır yapmamıza rağmen henüz işin başındayız diyorum. Bunu artırmanın yolu da ülkenin yatırımlarını hızlandırmasına bağlı.

Ali Kırca:
Çelik yapılara niçin yönelemiyoruz derken aslında konuşmak istediğimiz konu belki de bu. Biz istemiyoruz da yönelmiyoruz, öbürünü tercih ediyoruz meselesinden çok çelik yapılara yönelebilmek için bunun altyapısı, öğretimi, mühendislik fakülteleri ve çelik üretimi esas olarak gerekli. Bu yüzden Yener Gür’eş’e tekrar döneyim. Hem de ikinci tura başlayalım. Yarın kamu dedi ki “Tamam, bundan sonra yapılar çelik yapılacak.” Bu olamayacak, aslında bunun mücadelesi veriliyor şu anda. Meselemiz; onun altyapısının hazırlanması, çelik üretiminin artırılması ve karar verildiğinde yapılabilecek hale gelmek. Eğitim konusuna da geldik. Ben biliyorum sizin dernek olarak kurslar verdiğinizi, gençlere eğitim fırsatı sunduğunuzu, insan kaynağı konusunda bir eksiklik olduğunu kamusal alanda ve üniversitelerde de görüyoruz. Neler yapılmalı?

H. Yener Gür’eş: Çelik yapıların bir ülkede gelişebilmesi için en önemli şeylerden biri özellikle bizim ülkemizdeki gibi ülkelerde bunun bir stratejisinin ya da politikasının tayin edilmiş olması. Şimdi bu politikayı kim tayin eder? Devlet veya kamu. Kamu dediğimiz zaman karşımıza şöyle şeyler çıkıyor; ziyaret ediyoruz genel müdürleri ya da bakan yardımcılarını “Çeliğe çok ilgi duyuyoruz.” diyorlar. Takdir edilecek bir şey. Zaten bizi görevlendirmelerinden de bu anlaşılıyor. Gerçekten çeliğe ilgi duyuyorlar. Ancak bu yetersiz.

Bir gün bir ziyaretimiz sırasında yetkili bir Daire Başkanı görmemiz için tip projeleri getirdi. Üzerinde kısaca konuştuk. Ancak gördük ki onu getiren mühendis dahi çelik yapılar konusunda yeterli bilgiye sahip değil. Ama yalnız o değil. Ben bunu bir karalama ya da kötüleme olarak söylemiyorum, bir tespit yapmaya çalışıyorum. Bakanlıklarda ve yerel yönetimlerde çelik yapıları bilen mimar ve mühendis sayısı çok az. Birçok yerde hiç yok. Bizde çelikten anlayan mimar mühendis yok demiyorum yanlış anlaşılmasın. Yeterince yok. Yeterince olmadığı için de biz ne kamuya ne yatırımcıya meramımızı yeteri kadar anlatabiliyoruz, ne de yerel yönetimlere destek verebiliyoruz. Böyle olunca biz dedik ki eğer Türkiye’deki mimar ve mühendislerin %2-3’ü çelik konusunda bilgi sahibi ise bir kere bunun da %30 olması lazım ki biz %30 çelik yapı hedefine ulaşabilelim. Depremde yıkılmadığını gördüğümüz, deneyimlediğimiz çelik yapıların oranını %5’ten %30’a çıkarmak bugünden yarına olabilecek bir şey değil. Bunun bir stratejisinin belirlenmesi, devletin ve akademik kurulların bunun arkasında durup belki 20 yıllık bir plan yapmaları gerekir. Çelik dersi verebilecek öğretim üyesi de çok az. Bu konuda kamunun ve üniversitelerin rolü ve çelik üreticilerinin desteği çok önemli.

Piyasadaki mühendislere ders verir misiniz şeklinde talepler geliyor. Diyoruz ki evet verin. Ne kadar çok ders verilir, mühendisi ve mimarı çelik konusunda yetiştirirsek çelik yapıların o kadar önü açılır, depremden dolayı ölümler ve kayıplar azalır. Tekrar altını çizmek istiyorum, bizim burada kastettiğimiz şey “çok çelik yapılsın da daha çok iş yapalım” değil. Zinhar bu değil. İnsanların ölmemesi için Türkiye’de çelik yapılara öncelik verilmesi gerektiğini bildiğimiz için bunları söylüyoruz. Neden inanıyoruz onu da söyleyeyim. Allah rahmet eylesin Tevfik Seno Arda Hoca’nın bir lafını tekrarlayacağım burada; “Doğru projelendirilen, doğru malzemeyle doğru yapılan her yapı güvenlidir.” derdi. “Doğru yapılan” derken kastedilen “denetlenme” yeterince yapılabilse ister ahşap ister betonarme ister çelik yapı, hiç problem yok. Konuşmalar sırasında, denetim ve kalite kontrolün önemine, göçen yapıların denetlenmediğine ya da yeteri kadar denetlenmediğine çok vurgu yapıldı. Kalite kontrol bir kültürdür. “Ben çok iyi kalite kontrol yapılmasını sağlayacağım.” diyerek kalite kontrol olmuyor. Çanakkale Köprüsü’nü bazıları “Güney Koreliler yaptı.” dedi. Hayır efendim. Çanakkale Köprüsü’nü Türk mimar ve mühendisler geliştirdiler. Hiç kuşkum yok bu konuda. Başından sonuna süreci takip ettiğim için söylüyorum. Ama bir tek şeyi Güney Koreliler yaptılar. Kalite kontrolü… Meseleye böyle baktığımız zaman biraz önce de belirtildiği gibi aslında sahada yapılan inşaatlarda insan inisiyatifi çok fazla olduğu için hata olasılığı da çok yükseliyor. Bu nedenle dünya “Off-site construction” dedikleri şantiye dışında inşaat yöntemine ağırlık verdi. Çünkü fabrikada yaptığınız zaman kalite kontrolü farklı oluyor.

Malzeme olarak iki benzetmeden söz edebiliriz burada; ECCS’in Eski Yönetim Kurulu Başkanı Allan Collins derdi ki “Dünyanın en onurlu malzemesi çeliktir. Çünkü ne görürseniz odur.” Diğer bir benzetme ise inşaat için vazgeçilmez malzeme olan betonarme ile ilgili; “Denetimsiz betonarme sucuk gibidir.” Baktığınız zaman hepsi aynı ama yediğiniz zaman kimi midenize dokunur kimi dokunmaz. Betonarme tabii ki çok önemli ve gerekli bir malzeme. Tabii ki gerekli kalite kontrolün yapılması şartıyla. Bizde eksik olan kalite kontrolün telafisi için etik değerlerin, meslek etiğinin belletilmesine ve içselleştirilmesine bugün başlanırsa, ancak biz bir nesil sonra kalite kontrol kültüre sahip olabiliriz. Çünkü kültür bugünden yarına değişecek bir şey değil.

Bir de bu depremde “Çelik yapılar yıkıldı mı yıkılmadı mı?” konusu vardı: Bunu söylemekten rahatsız oluyorum ama usulüne göre yapılmayan çelik yapılar dahi yıkılmadı depremde. Kahramanmaraş’a girerken bir çırçır fabrikası vardı. Fabrikanın projesini muhtemelen hiçbir mühendis görmemiş, ustalar yapmışlar. Binanın betonarme olan her şeyi yıkılmış çelik yapı ise hâlâ ayakta. Sonra onu kepçeyle kaldırıp altına payandalar koymuşlar, duruyor. “Biz burada çalışacağız.” diyor insanlar. Bu bilincin de gelişmesi çok önemli ama altını çizerek söylüyorum, kötü çelik yapılar dahi yıkılmadılar. Bunun anlamı asla “Kötü de olsa çelik yapıya bir şey olmaz!” değil.

Çok önemsediğimiz bir konu da sanayi yapıları özelinde söylüyorum, biz Bakanlığa dedik ki “Bütün sanayi yapılarının performans analizi belli periyotlarda yapılsın.” Mesela bina bitti. Ruhsatını verdiniz, 5 veya 10 yıl sonra o binanın performans analizi tekrar yapılsın. Neden? Özellikle endüstriyel yapılarda fonksiyon değişiklikleri çok sık oluyor. Araya kat ilave ediliyor, yük olmayacak bir döşemenin üzerine yeni başka makinalar yükleniyor, yapıların yıkılmaması veya hasar almaması için bütün bunların zaman zaman kontrol edilmesinde yarar olduğu kanaatindeyiz.

Ali Kırca:
Sayın Sedat Konuklu’ya dönelim. Şimdi kıyasladığımız betonarme yapılara göre çelik yapıların ve hafif çelik yapıların yenilenebilir olması büyük bir avantaj olarak şöyle öne çıkıyor; çelik konstrüksiyon hem depremde ayakta duruyor hem de hasar alsa dahi bir binanın yeniden depreme hazır hale gelmesi için taşıyıcı elemanlar değiştirilebiliyor. Betonarmede öyle bir şansınız yok. Bu avantaj betonarmeye göre çelik yapılara büyük bir üstünlük sağlıyor diye düşünüyoruz.

Sedat Konuklu: Doğru, çelik yapıların bir taşıyıcı elemanında sıkıntı olduğunda alıp onu hızlıca ve kolayca değiştirebilirsiniz, biz bunu yapabiliyoruz. Ama hemen hasarlı elemanı alıp çıkartın, yenisiyle değiştirin demek yanlış olur. Kırılma ya da deformasyonun neden kaynaklandığını belirlemek gerekiyor. Nihayetinde o kolonu ya da kirişi değiştirmeden önce binanın komple performans analizinin yapılması ve yapılacak değişikliğin de projelendirilmesi gerekiyor. Bundan sonra projesine uygun imal edilen yapı elemanını yerine yerleştirebilirsiniz.
Betonarme yapılarla ilgili olarak şunu söylemek mümkün: Dikey yapılarda kırılmış kolon ya da kirişi oradan peynir kalıbı ya da pasta gibi çıkartıp yerine yenisini koyamıyorsunuz. Ama bunu çelikte yapabilirsiniz. Çelikte bu taşıyıcı elemanın orada bu hatayı neden verdiğini belirlemek çok önemli.

Genelde gördüğüm; eski yapıların çoğunda çapraz dediğimiz gergiler yoktu. Projesinde olmasına rağmen konulmamıştı. Bazılarının da stabilize kirişleri yoktu. Ondan kaynaklı deformasyonlar olmuştu. Şimdi biz oradaki kolonu değiştirip diğer tarafı göz ardı edersek bir sonraki depremde yine aynı hatayı verecektir. Bütün bunlara bakıp hızlı bir şekilde çözüm sunulabilir. Tüm güçlendirme veya yenileme projelerinde zeminin kontrol edilmesini ihmal etmemek gerekiyor.

Ali Kırca:
Güçlendirme meselesinde herkes şu an “Birini bulup karot aldıralım bizim bina güçlü mü değil mi?” düşüncesinde. Ama ondan daha başka bir şey var. Canlar gidiyor, en büyük meselemiz bu zaten. İnsan hayatlarının korunması için konuşuyoruz. Biraz önce Yener Gür’eş’in dediği gibi çeliğin avantajlarını savunuyoruz ama bu “herkes çelik yapsın” meselesi değil. Mesele insan hayatlarıyla ilgili ve konuştuğumuz şey bu. Bir de ekonominin, sanayinin hayatiyetinin sürmesi meselesi var. Betonarme yapılan yapılarda, sanayi tesisleri depremde hasar gördüğü zaman üretim o gün duruyor. Çelik yapılarda bina hasar görüyor ama bina hayatiyetini koruyor ve dolayısıyla içerisindeki etkinlikler, sanayi üretimi neyse o devam edebiliyor. Böyle bir avantaj da var. Konutları bir tarafa bırakıyoruz, Marmara Bölgesi 1999’da da olduğu gibi Türkiye sanayinin can damarı. Orada sanayi zarar gördüğü zaman sadece Marmara Bölgesi zarar görmüş olmuyor. Nitekim 2001 krizi büyük ölçüde 1999 Depremi’ndeki yıkımla ilgili. Marmara Bölgesi’nin Türkiye’nin can damarı olduğunu biliyoruz. Bu açıdan da hayatiyetin devam etmesi çok önemli.

Sedat Konuklu:
Deprem bölgesinde ilk gittiğimiz yapı zaten bir inşaat demiri üreticisine aitti. Yaklaşık 1000 kişilik bir firma. Firmadan gelen talebin 30 Mart’ta Bakanlık tarafından konunun Türk Yapısal Çelik Derneğine yönlendirmesi üzerine 31 Mart’ta fabrikaya gittik. O zamana kadar üretim durmuştu. Burada önemli olan, deprem bölgelerinde tekrar konut yapılması için gereken inşaat demiri (donatı çeliği) üretiminin bu firmada yapılamıyor olmasıydı. İlk itirazı yapan sanırım o firmanın sahibiydi. Bölgedeki talebi karşılayamıyordu. Biraz önce de söylediğimiz gibi, bakanlığın devreye girmesi üzerine ve biz gidip fabrikanın hasar tespitini yaptık, başlangıçta ağır hasar olarak tanımlanan hasarın çelik yapılar açısından ciddi olmadığını belirledik ve fabrika tekrar devreye alındı.

Ali Kırca: Şimdi çözümlere geçiyoruz. Kış şartlarında oldu 6 Şubat Depremi. Tek katlı prefabrik konutlar, bölgedeki hafif çelik yapılar depremin hemen sonrasında insanların bir şekilde başlarını sokabilecekleri yerler olarak kurtarıcı temel çözüm olarak görüldü. Cenk Çetin Bey, hafif çelik ya da prefabrik çelik yapılar kalıcı olarak geliştirilmeli mi ya da geliştirebilir mi? Şu anda insanların başlarını soktukları tek katlı yapılar. Bunlar çok katlı yapılabilir mi? Yani şehirleşmenin, yerleşmenin olabileceği yerler haline ya da bina stoku haline dönüştürülebilir mi?

Cenk Çetin: Kesinlikle yapılabilir. Öncelikle prefabrik kelimesinden başlamak istiyorum ki daha önceki sunumda dile getirmiştim. Prefabrik kelimesinin biraz geçici yapılara hatta ucuz, ekonomik çözümlere yönelten bir algısı, kelime anlamı oluştu. Sadece bizim coğrafyamıza ait bir şey değil bu. Doğu coğrafyalarında ve ülkelerinde de benzer şekilde kullanılıyor. Aslında “Off-site construction”, modüler yapılar gibi farklı kavramlarla benzer şeylerin anılmaya başlandığını görüyoruz. “Prefabrik”in kelime anlamına bakarsak geçicilikle ya da ekonomik olmasıyla ilgili bir karşılığı yok. Önceden fabrikasyonu yapılmış yapılar bunlar. Birçok uluslararası koda göre geçici yapı olarak tabir edilen, 6 - 7 aylık kullanımı öngörülen yapılara biz geçici yapılar diyoruz.

Hafif çelik ya da modüler yapılar ve prefabrik yapılar kesinlikle kalıcı yapılar için bir öneri. Bu şekilde yapılan birçok yapı var. Yurt içinde maalesef bunun çok örneği yok ve genellikle tek katlı yapılarla sınırlandırılmış durumda. Bu gibi sınırlamalar alışkanlıklar dışında, yönetmeliklere de girmiş. ABD Kaliforniya’da deprem ve sel bölgelerde bu sınırlamalar daha az muhafazakâr. Çok katlı yapılar bu yöntemle rahatlıkla yapılabiliyor. Üniversitede okurken okumaktan keyif aldığım kitaplardan biri Michel Foucault’un yazdığı “Kelimeler ve Şeyler” isimli kitaptı. Kelimeler ve kavramlar birbirini refere ederken zaman içerisinde birbirlerine dönüşüyorlar. Konteyner dediğimiz şey aslında İngilizce içermekten geliyor. Yük konteynerleri zaman içerisinde konteyner olarak adlandırılmış bunlardan ilk etapta geçici yapılar üretilmiş. Aslında bu 6 tane yüzeyi olan işte tavanı, tabanı ve 4 duvarı olan bir hacim tanımlıyor. Bu hacimler geçici amaçla birtakım izolasyon malzemeleriyle dolduruluyor. Bunlara benzeyen yapılara konteyner demeye başlamışız ve bunlar geçici amaçlı çözüm için kullanılmaya başlanmış. Esasında modüler yapılar da yapıları taşınabilir birimlere bölen bir metodoloji. Buradan biri diğerini reddetmiyor ya da biri diğerini geçersiz hale getirmiyor. Yener Bey’in az önceki konuşmasına ek olarak şunları söyleyeceğim: Biz bir ekosistemden bahsediyoruz. Bu ekosistemin birçok oyuncusu var. İşte burada korozyon dayanımı çelikle ilgili kısımda yapının ömrünü belirleyen en büyük faktör. Dolayısıyla doğru korozyon dayanımı önlemlerini alırsak, doğru boya sistemleri ve doğru kaplama yöntemlerine uygularsak aslında bu yapıların kodlara (standartlara) da uymak suretiyle 100 yılı aşkın ömürleri olduğu biliniyor. Çeşitli araştırmalar da bunları destekliyor.

Sizin de dediğiniz gibi bu iş biz bugün başlayalım desek yarın gelişecek bir şey değil, bu büyük ekosistem birçok oyuncudan oluşuyor. 1800’lerin sonundan beri dünyada çelik yapılar yapılırken bizim biraz daha geç sanayileşmememizden kaynaklı olarak da çelik yapıların yaygınlaşmasıyla ilgili bir sıkıntımız var. Onun dışında, farklı disiplinleri kapsayan çelik yapılar için yangın koruma önlemleri, üreticiler, yazılım tarafı, cephe kaplamaları gibi birçok sektörü bir araya getiren bir alandan söz ediyoruz. Aynı şekilde bir de akademik tarafı var. Hepsinin beraber gelişmesi lazım ki bugün start versek 5 - 10 sene sonra ciddi farklılıklar görebilelim.

Ali Kırca:
Çözüm nerede olacak bundan sonra onu konuşalım. Hafif çelik yapıların çoğaltılması konusunda Türkiye bu üretimi karşılayabilecek kapasiteye sahip mi? Yurt dışından da talepler olduğunu biliyoruz bu konuda.

Cenk Çetin: Aslında deprem bölgesinde yer alan Türkiye'deki talebin fazla olmasını diliyoruz. Ama bugünkü talebin fazla olduğunu söyleyemeyiz. Deprem gibi bir felaket yaşanınca aklımızda bu tip şeyler tekrar canlanıyor. Yener Bey ile iletişime geçiliyor, bizler daha çok aranmaya sorulmaya başlanıyoruz ama bunun maalesef bir sürekliliği olmuyor. Barınma sorunu zaman içerisinde çözümleniyor ve biz tekrar kendi alışkanlıklarımıza dönüyoruz. Ancak bu kez umut ediyorum ki yurt içi tarafında daha fazla talep olacak ki süreye bağlı birtakım vaatlerle beraber bu daha çok gündeme geliyor. Ama yurt dışındaki talep daha somut bir artışa sahip. Özellikle şu anda bize coğrafi olarak da yakın konumda bulunan Suudi Arabistan, İngiltere'nin de etkisiyle modüler çelik yapılar konusunda neredeyse bütün projelerini bu şekilde yapmayı strateji olarak belirlemiş durumda. Yapabildikleri var yapamadıkları var ama bizler de bunun içerisinde yer alıyoruz.

Türkiye'de de aslında bununla ilgili ciddi bir altyapı var. Yani birçok firma bu konuda çok daha nitelikli ürünler yapabilecek potansiyele sahip. Millet olarak, “kâğıt kürek” olarak adlandırdığımız, bir işin doğru yapılmasını aynı zamanda da kontrol edilebilmesini sağlayan birtakım evraksal ya da bilimsel çalışmaların daha ön planda tutulması, bunlara daha fazla değer verilmesi gerekiyor. Çünkü siz ancak bunlarla ihracat yapıp dışarıdaki müşavirlere derdinizi anlatabiliyorsunuz. Eğer ülke olarak biz bunları gerçekten bir iş yapış şekli olarak ele alırsak, iş akışlarının içerisinde bunları fuzuli sadece bürokratik bir işlem değil de gerçekten bu işin bir parçası olarak görebilsek, daha sistemsel yaklaşabilirsek dünyada bununla ilgili oluşan talebin büyük miktarını karşılayabilecek durumdayız.

Ali Kırca: Ahmet Şuyun Bey, Amerika'daki, Japonya'daki gibi yapıların bütün konstrüksiyonunun çelikten yapılması konusunu biraz ağırdan mı alıyoruz? Bu konu planlamalarda yok mu? Yoksa maliyet meselesi mi asıl neden?

Ahmet Şuyun: Bu konuda şunu söyleyebilirim, öncelikle bizim çelik konusunu üniversitelerde sevdirir hale getirmemiz lazım. Burada da devletin bir destek vermesi, politika oluşturması gerekiyor. Bunun için bir çalışma var, bunu gözlemliyoruz. Hakikaten yaklaşımları çelik konusunda daha fazla. Artırmak konusunda niyetleri var. Ama sizin de anlattığınız gibi önce temelden başlamak gerekiyor. Önce altyapıyı oluşturmak gerekiyor. Bunun üzerine gitmek lazım, bu zaman içerisinde çözülecektir. Hep geçmişe gidiyorum. Daha önceki durumumuz ile şu andaki durumumuz arasında fersah fersah fark var. Bunun daha da ilerleyeceğini görüyorum. Arkadaşımın dediği gibi 100 sene önce onlar yaparken biz daha yeni yapmaya başlıyoruz. Geçen hafta Kanada’da yapı fuarındaydım. 8 tane firma saydım, 6’sı modüler çelik bina yapan firmaydı. Kanada’da bu oturmuş bir sistem. Türkiye'de şu anda 2 - 3 firma görebiliyoruz. Bunun yayılması gerekiyor, yayılması için tabii sermaye, yatırım yapabilme gücü ve ihracat olanaklarını da göz önüne alarak devletin bunu teşvik etmesi gerekiyor.

Ali Kırca:
Yener Gür’eş ile devam edeceğiz. Şimdi yurt dışındaki örneklere bakalım. Milletimiz der ya “Ben hiç dizi izlemem, belgesel izlerim.” Japonya’da Amerika’da binaların nasıl yapıldıklarını, bütün Amerika’nın, New York’un artık sembolü haline gelmiş yapıların 100 yıldır ayakta durduğunu ve inşaat süreçlerini üst üste eklenen çelikleri, kolonları, kirişleri belgesellerde görürüz. Amerika ve Japonya bu işe nasıl ve hangi saikle eğilmişler? Dünya sonuçta inşaata çelik konstrüksiyon ile başlamadı. Bir noktadan sonra buna yönelmeye başladılar. Daha işin başında mı çözdüler işin sırrını?

H. Yener Gür’eş: Evet, işin başında çözdüler. Bu ülkelerde betonarme ve yığma yapılara nazaran ahşap yapılar çok fazlaydı. Daha sonra çeliğe yöneldiler. Japonya'da da aslında hepimizin çok yakından bildiği Kobe Depremi bir dönüm noktasıdır. 6200 kişi öldü bu depremde, yarısının ölüm nedeni yangın. Amerika'da da tabii çokça çelik kullanıldığını biliyoruz. Aslında bu dünya için çok yeni bir şey de değil. Yani 1789’da gerçekleşen Fransız İhtilali’nin 100 yılında açılan Eyfel Kulesi var. 1889’da açıldı.

Balat’taki Demir Kilise 1896 yılında açıldı. Bu kiliseyi biz yapmadık. Biz sipariş vermişiz. Bir bilgi paylaşmak istiyorum, bilmeyenler olabilir. Demir Kilise olarak anılan Sveti Stefan Kilisesi’nin 10 sene önce restorasyonu yapıldı. Restorasyon için projesine ihtiyaç var. “Projesi var mı?” diyorlar: Yok. Bunu yapan bir Avusturya firması, Avusturya firmasını arıyorlar. “Sizde projesi var mı?” diyorlar adamlar 3 gün sonra “Kargoya verdik gönderiyoruz.” diyorlar. 1892 yılı projelendirilmesi. Bu bir kültür.

ABD’deki 17 Ocak 1994 Northridge Depremi’nde çok insan kaybı yok. Ama o depremden sonra Amerikalılar şapkalarını önüne koyup standartları gözden geçiriyorlar ve o depremden sonra çelik standartları ciddi şekilde değiştiriliyor. 17 Ocak 1995 Kobe Depremi’nden sonra da Japonya’da standartlar yenileniyor. Bunlar hep depremden sonra alınan kararlar nedeniyle yapılıyor. “Deprem ülkelerinde bu kadar çelik yapı yapılıyor da neden bizde yapılmıyor?” sorusunu biz niye sormamışız yıllarca bunu merak ediyorum. Bu soruyu aslında kamunun, üniversitelerin sorması gerekirdi.

Ali Kırca: Bizde çelik yapılar var. Her gün herkes üzerinden geçiyor. 5 tane çelik köprümüz var. Evet yapmışız ve ne olduğunu görüyoruz, duruyor işte ayakta sapasağlam. Üstelik deprem de gördüler. Deprem sonrasında incelemeleri devam etti ama ulaşım da devam etti. Hatta yardım konvoyları da o köprülerin üzerinden geçerek gittiler. Türkiye çelik yapı konusuna sinemalarda gördüğü bir olaya bakar gibi bakmıyor. Yaşadığı örnekler var.

H. Yener Güreş:
İzin verirseniz, doğrudan değil ama konuyla alakalı bir örnekle çeliğin sürdürülebilirlik açısından önemini vurgulamak istiyorum. Bugün söz alan bir konuk, “Kullanılmış çelikler bana geliyor. Bunları kullanacağım ama hani içime de sinmiyor. Bunları neye göre kabul edip etmeyeceğim.” dedi. Uzunca bir süre önce bize de bu konuda bir elektronik posta göndermişti. O dönemde araştırdık, bu konuda maalesef bir standart bulamadık. Tabii bu konudaki çalışmalarımız devam etti. Reuse, tekrar kullanım konusuna gelince, bu şu anda Avrupa'nın da üzerinde çalıştığı bir konu. Bu konudaki çalışmalar nihayet hareketlenmeye başladı. Bu sene Finlandiya’da çok güzel de bir toplantı yapıldı bu konuyla ilgili olarak. Şu anda hem standartlar hem de malzeme yönetmeliği Avrupa Birliği tarafından gözden geçiriliyor. Bu kapsamda şunlar ele alındı: Hangi çelikler olduğu gibi kullanılabilir? Sertifikası olan gücünü ispatlamış çelikler. Eğer böyle değilse, hangi çeliklerin nasıl kullanılabileceği, sertifikaları yoksa, kaynağı belli değilse hangi testlerden geçirilip ondan sonra nasıl kullanılabileceği saptanıyor.

Çok kısa bir şey daha söylemek istiyorum. Türk Yapısal Çelik Derneği bünyesinde Türk Ytong ve Fibrobeton var. Bizim burada söylediklerimiz çimento olmasın, kullanılmasın değil. Bir problem tespit edersek nasıl çözeriz diye ortak çalışma yapmamız dahi mümkün ki zaten bu iki değerli paydaşımızın üye olmalarının nedenlerinden biri de buydu. Biri de çabalarımıza destek vermek içindi. Mesela çelik ile Ytong birlikte nasıl kullanılabilir, görülen aksaklıklar nasıl giderilebilir üzerine çalışıyoruz. Çelik yapı kullanım oranı %5’ten %30’a çıksın diyoruz. Geride kalan %70 ne olacak, yine betonarme ve yığma. Biz betonarmenin de rehabilite edilmesi, geliştirilmesi gerektiğine inanıyoruz. Ama onları beklerken zaman kaybetmeyelim. Bir an önce çelik yapıların avantajlarına gerekli önemi verelim, olması gereken yerlere taşıyalım. Bu boşluğu süratle ister hadde çelik ister modüler yapı ya da hafif çelik yapılarla dolduralım.

Ali Kırca:
Belirttiğiniz konunun altını tekrar çizmek lazım. Biz illa betonarme yapılmasın gibi bir yaklaşımda değiliz. 6 Şubat Depremi’nde sapasağlam ayakta kalan betonarme yapıları da gördük. Yeter ki doğru müteahhitlik ve doğru mühendislik hizmetleri verilmiş olsun, yönetmeliklere göre yapılmış olsun, sorun yok. Şimdi sizle devam edelim Sedat Bey. Artık çözümlere geldik. Çelik yapıların yararlarını, avantajlarını gördük. Sayısının artması için neler yapılmalı? Çünkü Türkiye'nin kaybedecek zamanı yok. Deprem uzmanlarını, bilim insanlarını dinliyoruz, zaman veriyorlardı, artık zaman da vermiyorlar.

Sedat Konuklu:
Çelik konstrüksiyon firması ortağıyım. Bizim mühendis ihtiyacımız oluyor. Sürekli tasarım mühendisi, yani belli programları bilen mühendisler arıyoruz. Orada da çok sınırlı sayıda insana ulaşıyoruz. 300 başvuru varsa bunlardan bir tanesi o programı bildiğini söylüyor. Ama gelip oturduğunda o programla ilgili sadece açma kapama ya da işte birkaç bir şey biliyor. Yani burada bir eksiklik var. 10 senedir kendi şirketim var, 10 senedir de sürekli iş görüşmesi yapıyorum. Bu konu benim bayağı bir canımı sıkmıştı. Bu süre zarfında Makina Mühendisleri Odasının 13. Ulusal Kaynak Kongresi vardı. Orada değerli bir hocamla tanıştım. Kendisi Kocaeli Üniversitesinde ve çelikle de ilgileniyor. Kendisine “Biz ulaşamıyoruz eğitim almış insanlara, sebebi nedir?” diye sorduğumda bana şunu söyledi, “Bir şekilde bu işle ilgilenen arkadaşlar çeliği tercih ettikleri anda önünde bayağı sıkıntılı bir süreç oluyor. Çelikle ilgili bir bitirme tezi verdiklerinde bu işle birebir gidip ilgilenmeleri, uğraşmaları gerekiyor. Onlar zaten bir an önce üniversiteyi bitirmek istiyorlar ve onu tercih etmeyip daha kolay şeylere yöneliyorlar.” Bu benim de dikkatimi çekmişti ve üzülmüştüm. Hatta benim bildiğim 3 tane üniversite var bu konularda özellikle ilgilenen, zaten direkt oradan geliyor bize kilit tasarım mühendisi arkadaşlar. Durum böyle olunca tabii yetişen maalesef yok, ayrıca yeterli talep olmadığı için de biraz bu sonuç ortaya çıkıyor. Ahmet Bey’in de dediği gibi sonuç olarak bence de bunun başlangıcını devletin yapması gerekiyor. Yani bu bir şekilde bir talep oluşturulmalı öncelikle ucuzluğu değil ekonomikliği ve sürdürülebilirliği esas alan kamu binalarında kullanarak ya da bu tarz şeylerde. İşlem başlarsa yani daha çok göz önüne çıkarsa bence bu diğer yerlere de yayılacak diye düşünüyorum.

Deprem bölgesinde belli bir oranda çelik sanayi yapısı olsaydı orada herkes görecekti. Deprem sahalarına gittiğimizde “Çelik yapılar ayakta kalmış.” diyen insanları gördük. Ama bunu gören kaç kişi? Daha fazla kişi bunun farkında olsa talep daha çok olur diye düşünüyorum. Gittiğimiz andan itibaren “Beton kesinlikle görmek istemiyoruz. Yapacağım binalarda çeliği ön plana çıkartacağım.” diyen insanlar da gördük. Üretici kısmında olduğum için şunu söyleyebilirim. Evet, ilk yatırım maliyeti bazen biraz daha yüksek olabilir. Her zaman daha ekonomik ve sürdürülebilir olan çelik yapıların buradaki ilk yatırım maliyet farkı, teşviklerle ya da farklı şekillerde daha cazip hale getirilebilir diye düşünüyorum.

Ali Kırca: Maliyet konusunda kıyaslama yapmak mümkün mü?

H. Yener Gür’eş:
Yıllardır dile getirdiğim gibi “Pahalı deniyor ama aslında ekonomiktir.” Şimdi burada iki terimi ayrıştırmakta yarar var. İlk yatırım maliyeti bazen daha ucuz bazen daha pahalı olabilir. Pahalı olduğu zamanlarda dahi çelik yapı her zaman daha ekonomiktir çünkü ekonomikliği ölçtüğümüz zaman binanın bir yapım süreci var, ikinci olarak kullanım süreci var yani ömrü, üçüncü olarak ise kullanım süreci sonunda, yabancı terminolojide Modül–D olarak geçen onun sökümü yıkımı ve ondan sonraki ekonomik değeri. Bütün bunları hesaba kattığınız zaman çelik her zaman daha ekonomiktir.

Şimdi maliyet meselesine gelince, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının eylül ayında İstanbul’da Deprem Şurası vardı. Oraya katıldığımız zaman AFAD Barınma ve Yapım İşleri Genel Müdürlüğünden Daire Başkanı bir hanımla konuştuk. Dedi ki “Yener Bey ilk duyduğum zaman çelik pahalıdır dedim ama şimdi köy evleri yaptırıyoruz ve benim elimde somut veri var. Köy evlerinin maliyeti betonarme veya yığma yapılara nazaran 300.000 TL daha ucuza geliyor.” Hafif çelik yapılarda birçok proje için söylüyorum bunu daha ucuza mal edebiliyorsunuz. Hadde çelikte yapılanlarda ise ilk yatırım maliyeti projesine bağlı olarak bazen daha ucuz, bazen daha pahalı olabilir. Yalnız burada da Türkiye’de pek sözünü etmediğimiz değer mühendisliğini hesaba kattığınız zaman, yani ben ne veriyorum karşılığında ne alıyorum diyerek meseleye baktığınız zaman, aslında verdiğiniz paranın aldığınız mala veya hizmete göre pahalı olmadığını görebilirsiniz. Bunu da hesaba katmakta yarar var diye düşünüyorum.

Ali Kırca: Cenk Çetin Bey’e geleceğim, maliyet meselesini soracağız. Ancak işin özü biraz önce belirttiğiniz gibi deprem bölgesinde çelik yapıların yıkılmadığını 3 - 4 kişinin görmesi değil. Esas olan toplumun uyanması ve toplumsal talebin harekete geçmesi. Toplumsal talep siyaseti de harekete geçirir. Elimde gördüğünüz kartonlarda “Siyaset Meydanı” yazıyor. Bu program benim programım olsaydı siyasetçiler de burada olacaktı ve onlarla konuşacaktık bu konuyu. Ama onların da bir şeyler yapabilmesi için ya da yapmaya mecbur kalmaları için onları zorlayan bir toplumsal talebin harekete geçmesi gerekir. O da kendiliğinden olmuyor, toplumsal bilincin oluşması gerekiyor. İşte o da böyle toplantılarla bir şekilde oluşacak.

Bu konuda bir toplumsal bilinç harekete geçti. Örneğin sizin alanınızdaki prefabrik konutlar veya konteynerler meselesinde depremden sonra talep oluştu. Bu talep neden oluştu? Okuduk gazetelerde konteyner bulunamıyor diye. İnsanlar tarlalara ya da buldukları arsalarda konteynerlere girdiler. Yaz boyunca yollarda gördüm kamyonların arkasında prefabrik evler taşınıyordu. Şimdi bu Türkiye'deki deprem sorununun çözülmesine yardımcı olmayan bir talep. Talebin başka türlü oluşması ve toplumsal bilincin harekete geçip onu siyasete yansıtmak gerekiyor. O zaman da Yener Gür’eş’in dediği ekonomi ve maliyet meselesinde karar verici mercilerin asıl ekonomik değeri ve ekonomik çıkarı gözeterek bu kararları alması gerekiyor. Yani bu üst düzeyde alınacak bir karar.

Cenk Çetin: Dediklerinizin hepsine katılıyorum. Sorunu çözecek olan nedir? Herkesin kendi ölçeğinde ortaya koyabileceği bir katkı var. Bu akademisyenler için de geçerli, özel sektörün farklı oyuncuları için de geçerli, kamu için de geçerli. Tabii burada dönüp dolaşıp hepimiz aynı konuda fikir birliğine varıyoruz, bu işler kamuyla başlıyor. Çünkü birtakım şeyleri denetleyen, kuralları koyan, kuralları gerekiyorsa toplumun faydasına olacak şekilde değiştirme gücüne sahip olan burada devletin kendisi. Bunun bizim sektörümüzde güzel örnekleri var. Alışkanlıklardan, bu alışkanlıkların değişmesinin zorluğundan bahsettik. Ama devlet isterse o alışkanlıklarının değişmesiyle alakalı gerçekten doğru adımları atabiliyor. İngiltere 2010 senesinde Building Information Modelling (BIM) kullanımını zorunlu tutunca sektör kamunun bu zorunluluğunu mecburen takip etti. Daha sonrasında bunu bir kültür olarak oturttu. Yine İngiltere’de şu anda modüler yapılarla ilişkili yapıların tasarımlarının ve parçalarının standartlaşmasıyla alakalı bir çalışma var. 2017’de başladı, 2022 - 2023 planlarında yine belirli oranlarda özel sektörün uygulamalarıyla ilgili bir zorunluluk koymayı planlıyor devlet. Siz böyle bir yönlendirme aldığınız zaman zaten mecburen takip ediyorsunuz. Türkiye'de yok mu örnekleri? Türkiye'de de metro projelerinde BIM kullanımı böyle zorunlu hale getirildi. Bu zorunluluk takip ediliyor. Dolayısıyla siz bunu baştan yaparsanız zaten ister istemez her şey iyi katalize etmiş, oradaki süreçleri hızlandırmış oluyorsunuz. Firma veya işletmelerin doğal olarak ticari kaygıları var. Bu nedenle bazı kararları alırken özel sektörün inisiyatifinden ziyade kamunun ülke çıkarları yönünde yönlendirmesi ve harekete geçirmesi gerekiyor.

Dönelim özel sektöre, bizlerin neyi iyi yapması gerekiyor? Bir kere bizler yaptığımız işi doğru yapmalıyız. Toplumsal bilinçten bahsettiniz, ben de bir önceki konuşmada prefabrik algısından bahsetmiştim. Şimdi o algının oluşması tek taraflı bir şey değil. Siz bir şeyde kötü örnekler sürersiniz piyasaya, onu kötü bir şekilde yaparsanız bir süre sonra onun adı böyle kötü bir anlamda anılmaya başlar ve tercih edilmeyen bir şey haline gelir. Dolayısıyla bizler de her ne yapıyorsak hangi alanda çalışırsak onu iyi yapmak zorundayız. Biz onu iyi yaptıkça zaten bununla ilgili bir talep oluşacak. Şimdi TOKİ'nin “Köy Evleri” projesini önemsediğinden bahsetmiştim. Benim için en büyük ödül, tabii ki bu konutların depremde zarar görmemesi, gerçekten amacını yerine getirmiş olması, bunlar zaten paha biçilemez katkılar. Fakat bir diğer gizli faydası olarak nitelediğim şu var; bölge görece muhafazakâr bir bölge. Dolayısıyla yeniliklere yine görece diğer bölgelere kıyasla daha kapalı. Geçmişinde Rumlardan gelen yığma, taş yapılar, sonraki dönemlerde işte betonarme yapılara alışkın bir bölge, ilk etapta TOKİ'nin “Köy Evleri” projesine bölgeden bir tepki vardı. “Bizi buna mı layık gördünüz?” ya da “Bu şekilde yani bu geçici yapılarla mı biz bir şekilde hayatımıza devam edeceğiz?” şeklinde. Fakat zaman içerisinde buna alıştıkça özellikle de depremde bu yapıların herhangi bir zarar görmediğini anlayınca ve bunu deneyimleyince bölgeden şu anda devlete bir talep oluştu bu konuda. Dolayısıyla aslında çok da uzun olmayan bir dönemde tabi ki hiç yaşamayı arzu etmediğimiz bir ciddi bir olayın da etkisiyle hızlı bir değişim yaşadı bölge. Bizim bu olayları yaşamaya gerek kalmadan ama yaşanan olayları örnek göstererek hem halka hem de kime dokunabiliyorsak bunları yılmadan anlatmalıyız. Kamuyu tetiklemeliyiz. Kamunun bu anlamda “Biz de iyi düşünüyoruz çelik hakkında” yaklaşımından daha öte birtakım adımlar atması için de gerekli baskıları oluşturmamız gerekiyor.

Ali Kırca:
Türkiye'nin kaybedecek zamanı yok. Bilim insanlarının söyledikleri ortada. Bugünden yarına elbette meseleyi çözemeyiz ama bugünden yarına bu adımları atmak ve süratle ilerlemek zorundayız. Türkiye teknolojide, inşaat teknolojisinde de başka alanlarda da elbette geçen yıllar içinde önemli adımlar attı. Birinci Boğaz Köprüsü’nde şöyle bir şey hatırlıyorum. İnşaat başladı, Türkiye o köprüyü kendi imkânlarıyla yapıyordu. Yabancı sermaye sonradan katılmaya başladı. Proje ekonomik krizde sıkıntıya düştü. Başbakan Süleyman Demirel projeyi başlatmıştı ama köprüyü açmak Demirel’e nasip olmadı. Köprünün inşaatı başladıktan bir süre sonra durdu ve bayağı uzunca bir süre durdu. Gazetelere de konu olmaya başlamıştı bu. Hatta hatırlıyorum, bir gazetede şöyle bir karikatür çıktı; bir işçi elinde kazma kürek var, bir şey yapıyor. Gazeteci ona “Ne yapıyorsun?” diye soruyor. O da “Köprü yapıyorum, bu bitince bir tane daha yapacağım.” diyor. Tek başına çalışan bir işçi, o gecikmeyi anlatmak açısından karikatürün mizahi bir dille eleştirdiği bir konuydu. Şimdi öyle değil. Değil ama bu meselede de kaybedecek zamanımız yok. Dolayısıyla size sorayım bu soruyu Ahmet Bey, Türkiye’nin çelik yapılara geçmek, deprem dayanıklı konutlarla insan kaybını önlemek açısından ne kadar zamana ihtiyacı var?

Ahmet Şuyun: Ali Bey, aslında bunu yapmak gerekiyordu. Fakat bunun yapılması için bazı hazırlıklar da gerekiyor. Bir örnek vereyim, kamu tarafı bir şeye karar verdiği zaman yapıyor. Devlet hastanelerini yaparken deprem bölgesine yakın olan hastanelerin 100 yatağın üstünde eğer bir büyüklüğü varsa deprem izolatörü şartı var. Bu şartı koyduktan sonra da o günden bugüne yapılan bütün hastanelere deprem izolatörü konulmuş durumda. Kamunun buna el atmasından başka çaremiz yok. Türkiye'nin yakaladığı bir ivme var bu konuda. Dediğim gibi kamu tarafının ön ayak olması lazım. Biz elimizden geleni yapıyoruz özel sektör olarak, çalışan arkadaşlarımızın hepsi yatırımlarını da yapıyor. Tabii burada alt taraftan gelecek işçilerimizin dahi doğru yetiştirilmesi lazım. Bunları yapmak için o hazırlıkları yapmak gerekiyor. Yaşadığımız olaylar, ben sanayici bir kişi olarak Ankara Sanayi Odasında Meclis Üyesiyim. Ticaret Bakanı ziyaretimize gelmişti, Meclis Başkanımız çıktı dedi ki “Sayın Bakanım, Türkiye’de 8,5 milyon üniversite öğrencisi var. Almanya ile nüfusumuz aynı oranda ve orada 3,5 milyon öğrenci var üniversitede. Bu nedenle ben mavi yaka işçi bulamıyorum.” Bu örnek Türkiye'nin açmazlarından bir tanesi. Çok üniversite açmakla kaliteli eğitim yapmak aynı şey değil.

Ali Kırca:
Bu apayrı bir konu ve herkesin de çok dertli olduğu bir konu. Ayrı bir tartışma konusu olur mu bilmem ama Türkiye’nin tartışması gereken bir konu. Son bölüme yaklaşıyoruz. Yener Bey ile de konuştuğumuz bir konuyu sormak isterim. Çelik yapıların yangına dayanımı konusunda bilgi alabilir miyiz?

Ahmet Şuyun:
Bir konu var orada. Şu anda bizim çelik binaları yaparken karşılaştığımız birinci problem yangına dayanıklı boyaların pahalı olması. Normal boyadan oldukça pahalı. Bazı yerde çeliğin tercih edilmemesinin sebebinin bu yangın boya maliyetinin yüksek olmasına dayandığını görüyorum. Yangına dayanıklı boyanın normal boyaya göre fiyatı 10 - 15 kata ulaşıyor bazı noktalarda. Yangına 60 dakika, 120 dakika dayanacak özel boyalar bunlar.

Moderatör Ali Kırca’nın sorusu üzerine EFECTIS Era Avrasya Yönetim Kurulu Başkanı ve TUCSA TK-3 Yangın Komitesi Başkanı İlker İbik söz aldı.

İlker İbik: Yangınla alakalı konuya açıklık getirmek isterim. Sanırım Ahmet Bey söylemişti, yangın boyalarının pahalılığı hususunda bir noktaya referans vermişti. Tabii doğrudur. Ama söylemek istediğim şu; çeliği sadece ve her daim yangın boyasıyla korumaya çalışmak yanlış. Temel problem burada. Bakın İran'ın nüfusu 2023’te hemen hemen bizimle aynı, 89 milyon. Bizim de 85 - 90 milyon arasında. Şimdi dolayısıyla İran Sanayi Bakanlığının bu sene için verdiği oran %53 bina çelik ve çelik kompozit. Yani çelik ve karma yapı biraz önceki tabirle kompozit demeliyim. Ama bu karma yapı dediğimiz yapılar da yine ana taşıyıcıları çelik – beton karması olan yapılar. Yani bizdeki anlayışla taşıyıcısı beton olan yapılar değil.

İran'da bir yangın dayanım laboratuvarı olmadığı için EFECTIS olarak yıllardır Fransa kanalıyla o ülke ile bağlantımız gayet iyi ve bize geliyor İran’ın yangın testleri. Diğer bir deyişle İran'ın tüm çelik yalıtım testlerini biz yapıyoruz ülke olarak. Dolayısıyla şunu söyleyebilirim; herhalde çelik yalıtımın %10’u boya ile yapılmıyor. Çünkü püskürtme betonda çok daha hızlı bir sonuç alabiliyorsunuz geniş yapılarda. Bizde bir kere bu yok. İki, püskürtme beton dediğim beton temelli katkılı sıvalar. Üç, bizde çok güçlü olan bir sektör daha var; panel ve yalıtım sektörü. Şilte yalıtım sektörü, evet sarma ve kutulama metotlarıyla yine geniş açıklıkları geçiyorlar. Boyalar nerede kullanılıyor? Çok geniş anlamda, kesişim noktalarının çok olduğu dolayısıyla ulaşımın zor olduğu, uygulamanın sürekli olmadığı yerlerde boya kullanıyorsunuz. Şimdi bizde çelik yapı sayısı ve uygulaması çok düşük betona göre, bu durumda olduğu için uygulama deneyimi de biraz sınırlı. O yüzden yatırımcı ve tasarımcı tarafından hazır bilinen boya olduğu için boyaya gidiliyor, bu da fiyatların artmasına neden oluyor. Zaten üretim de sınırlı Türkiye'de, gerisi yurt dışından geliyor ve tabii fiyatlar da yükseliyor. Bence her malzeme hocamın söylediğinin devamı gibi olacak ama her malzeme doğru zamanda ve yerinde kullanılmalı. Çelikte yangın yalıtımı sadece boyayla yapılır derseniz tüm dünyanın genel uygulama alışkanlığına karşıt durmuş olursunuz.

Ali Kırca: Teşekkür ediyorum, süremizin dolduğunu görüyorum. Maalesef böyle oluyor, tartışmaların sonuna doğru heyecan artıyor ama biz de bitirmek zorunda kalıyoruz. Yılmaz Erdoğan Siyaset Meydanı’na katılmıştı. Sonra da başka programda bunun parodisini yaptı. Dedi ki; “Bana da saat 5 gibi sıra geldi ben 6 gibi toparlayıp çıktım.” Şimdi en son sözü alanlar da bitireceğiz deyince sabaha karşı 6’ya kadar bekler miyiz diye düşüyorum. Ama şöyle, her Siyaset Meydanı’nın sonunda bir uzlaşma bulmaya çalışırdık ya, ben galiba bunu; beton mu çelik mi derken çelik – beton karma yapıyla buldum. Tamam karma yapıda birleştik biz, betonla çeliği güzelce birleştirelim güvenli binalarda oturmaya devam edelim. Ama son sözü ayrıcalıklı arkadaşım ve 60 yıllık kardeşim Yener Gür’eş’e birkaç cümleyle bağlasın diye vermiş olayım.

H. Yener Gür’eş:
Teşekkür ederim. Son cümlelerin gerçekten beni duygulandırdı tabii bunu da itiraf edeyim. Aslında biz burada şu malzeme iyidir, bu malzeme kötüdür demiyoruz. Çok güzel bir noktaya geldi. Kompozit ya da karma yapılar konusu da tabii dünya üzerinde çok gelişme kaydeden bir konu. Hatta sadece çelik – beton karma yapılar değil, mesela Avrupa Yapısal Çelik Birliğinde ahşap – çelik karma yapı için ayrı bir komite kuralım dediler. Komite itiraz etti ve “Hayır bizim zaten karma yapılar, kompozit yapılar komitemiz var. Kompozit yapılar komitesinin içerisinde ahşap – çelik ve çelik – beton karma yapılar iki alt grup olarak organize olmamız uygundur.” denildi. Yani karma yapı gelişiyor. Hangisinin daha uygun olacağını şartlara göre belirlemek lazım. Bazen karma yapı da çok uygun olabildiği gibi bazen de olmayabilir. Önemli olan mühendislik hesaplarına ve yöntemlerine daha açık bir sistemin geliştirilmesi. Bunu da özellikle söylüyorum. Mesela şu anda deprem yönetmeliği için “Çok konservatif ve mühendislik hesaplarına çok fazla imkân vermeyen elimizi arkaya bağlayan bir yapısı var.” gibi bir yaklaşım olabiliyor. Oradaki talep de şu; proje müellifine biraz daha fazla mühendislik yapma imkânı verin ki biz sistemi hafifletebilelim, tabii mühendisliğin dışına taşımadan. Nitekim şu anda Almanya da ECCS üyesi olduğu için Teknik Komite 8’in başındaki Alman profesöre “Bu EUROCODE’ları çok zor kullanılan kodlar dolayısıyla tablolardan rakamlar seçelim Amerikalılar gibi pıt pıt yapalım.” dediler. O da “Eğer öyle yaparsanız o zaman çözüm çok ağırlaşıyor, çünkü orada belli toleranslar içinde en emniyetli olan üst sınırı alıyorsunuz mecburen.” yanıtını verdi. Halbuki bırakın mühendisler, kurallara uygun olarak kendi bildiklerince hesap yapsınlar ve sistemi hafifletebilsinler. EUROCODE çalışmalarındaki sistem de Almanya'nın tercih ettiği sistem de bu. Bu bakımdan en uygun sistemi bırakalım mühendisler kendileri bulsunlar ve tercih etsinler.

Ali Kırca:
Açık oturumumuzun sonuna geldik. Yener Gür’eş, Sedat Konuklu, Cenk Çetin ve Ahmet Şuyun, sizlere teşekkür ediyorum.
Çelik Yapılar - Sayı: 86 - Ocak - Şubat 2024

Kendimizi Sınayalım

KENDİMİZİ SINAYALIM 86



© 2014 - Türk Yapısal Çelik Derneği