Şubat 2023 depremlerinin yıl dönümü arifesinde, depremleri ve meydana getirdikleri etkileri inşaat/deprem mühendisliği açısından bütün yanları ile ele alarak değerlendirmek, çıkarılan dersleri ve geleceğe ilişkin öngörüleri ve önerileri ortaya koymak amacıyla düzenlenen Sempozyumun açış konuşmaları; İMO Yönetim Kurulu Başkanı Taner Yüzgeç, İMO Adana Şube Yönetim Kurulu Başkanı Hasan Aksungur, Sempozyum Danışma Kurulu Başkanı Mehmet Nuray Aydınoğlu, Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Yapı İşleri Genel Müdürü Banu Aslan tarafından yapıldı.
antalya escort sakarya escort mersin escort gaziantep escort diyarbakır escort manisa escort bursa escort kayseri escort tekirdağ escort ankara escort adana escort adıyaman escort afyon escort> ağrı escort aydın escort balıkesir escort çanakkale escort çorum escort denizli escort elazığ escort erzurum escort eskişehir escort hatay escort ısparta escort istanbul escort izmir escort kocaeli escort konya escort kütahya escort malatya escort mardin escort nuğla escort ordu escort samsun escort sivas escort tokat escort trabzon escort urfa escort van escort zonguldak escort batmana escort şırnak escort osmaniye escort
Açış konuşmalarının ardından sempozyumun birinci gününde; “Şubat 2023 Depremlerinin Yeniden Gündeme Getirdiği Mühendislik, Mimarlık, Müteahhitlik Sorunları” Paneli, Sempozyum Danışma Kurulu Başkanı Mehmet Nuray Aydınoğlu’nun oturum başkanlığında; Taner Yüzgeç, Haluk Sucuoğlu, Erdem Canbay, Mustafa Özçelik ve Barış Erkuş'un konuşmalarıyla gerçekleştirildi.
Sempozyumun birinci gününde öğle arasının ardından iki oturum gerçekleştirildi. “Deprem Yer Hareketi- Zemin Davranışı” 1. Oturumunda Haluk Sucuoğlu’nun oturum başkanlığında; Yasin Fahjan Özkan Kale, Ayşegül Askan, Kemal Önder Çetin sunum yaptı. “Zemin Davranışı” başlıklı 2. oturumda ise Kutay Özaydın'ın oturum başkanlığında; Pelin Özener, Ertan Bol, Ayhan Gürbüz ve Bilal Umut Ayhan sunum yaptı.
Sempozyumunun 2. Günü gerçekleştirilen “Yerel Zemin Etkileri Bina Türü Yapıların Davranışı” 4.Oturumda, Ercan Yüksel’in oturum başkanlığında; Okan İlhan, Barış Erkuş, Ufuk Yazgan, Eren Vuran ve Caner Gülenç sunum yaptı. “Diğer Yapıların ve Altyapıların Davranışı” başlıklı 4. Oturumda, Işıkhan Güler’in oturum başkanlığında; Cem Yenidoğan, Ömer Ülker, Ercan Yüksel, Alp Caner, Ahmet Cevdet Yalçıner ve Selçuk Toprak sunum yaptı.
Sempozyumun 20 Ocak Cumartesi günü gerçekleştirilen son gününde, iki oturum ve bir panel yer aldı. “Deprem sonrasına İlişkin Sorunlar – Hasar Tespit Çalışmaları” başlıklı 5. Oturum Murat Altuğ Erberik oturum başkanlığında gerçekleştirildi. Oturumda; Derya Deniz, Eren Vuran, Mustafa Şahmaran, Alper İlki sunum yaptı.
Sempozyumun son oturumu olan Alper İlki’nin oturum başkanlığını yaptığı “Yabancı Uzman Gözüyle Şubat 2023 Depremleri” başlıklı 6. Oturumunda Tokyo Üniversitesi Deprem Araştırma Enstitüsünden Profesör Koichi Kusunoki sunum yaptı. Kusunoki’nin İngilizce yaptığı sunum Alper İlki tarafında simultane olarak tercüme edildi.
Sempozyumun “Şubat 2023 Depremleri Bağlamında Afet Yönetimi, Yapılaşma, Finansman, Sigorta, Hukuk Sorunları ve Yerel Sorunlar” Paneli Selçuk Uluata’nın oturum başkanlığında gerçekleştirildi. Panelde konuşmacı olarak; Mithat Kadıoğlu, Hakan Özyıldız, Oktay Gülağacı, Levent Mazılıgüney ve Ökkeş Buğra Dalkıran yer aldı. Sempozyumun tüm oturum sunumlarında ve iki panelinde konuşmacılar salondan gelen soruları yanıtladı.
“6 Şubat Depremlerinde Dehşet Verici Bir Tabloyla Karşılaşmamız Önlenebilirdi”
İMO Yönetim Kurulu Başkanı Taner Yüzgeç, yaptığı konuşmada 6 Şubat depremlerine değindi. Yüzgeç şunları söyledi:
“Değerli katılımcılar, değerli konuklar ve değerli meslektaşlarım, hepinizi İnşaat Mühendisleri Odası adına saygıyla selamlıyorum. Öncelikle 6 Şubat Depremlerinde hayatını kaybeden on binlerce yurttaşımızın anısı önünde saygıyla eğiliyor, tüm ülkeye İnşaat Mühendisleri Odası adına bir kez daha baş sağlığı diliyorum.
6 Şubat Depremlerinden sonra Odamızın her biriminin ana gündem maddesi deprem olmuştur. Bugünkü Sempozyumumuz da bu amaçla tasarlanmış ve depremlerin 1. yıl dönümün hemen öncesinde 6 Şubat’ta ne olduğunu ve nasıl olduğunu değerlendirmek için toplanmıştır. 3 gün boyunca bilim insanları ve uzmanlar bu depremlere ilişkin çalışmalarını, gözlemlerini bizimle paylaşacak, depremlerin sonuçlarını değerlendirecektir. İşte bu Sempozyumun hayata geçmesini sağlayan değerli hocam Prof. Dr. Nuray Aydınoğlu nezdinde Düzenleme ve Danışma Kuruluna, bildiri sahiplerine ve uzmanlara şimdiden teşekkür ediyor, göstermiş olduğu büyük çabaları nedeniyle Adana Şubemize ve çok değerli katkıları nedeniyle Adana Büyükşehir Belediyesine (Sn. Başkan Zeydan Karalar nezdinde) şükranlarımı sunuyorum.
Değerli meslektaşlarım, değerli konuklar, 6 Şubat depremleri gerçekten çok büyük depremlerdi. 7,7 ve 7,6 büyüklüğündeki depremeler sadece büyüklükleri açısından değil şiddeti, yıkıcılığı ve ivmeleri açısından da yer bilimcilerin, sismologların beklentisini aşan depremler niteliğindeydi. Dolayısıyla bu denli büyük ve yaygın depremler karşısında kayıpları sıfıra indirmek belki mümkün olmayabilirdi fakat böylesi dehşet verici bir tabloyla karşılaşmamız elbette ki önlenebilirdi. Bu sempozyumun bir yönüyle de tüm kesimler için bunun muhasebesinin yapıldığı bir platform olacağını düşünüyorum.
Resmi rakamlara göre 50 binden fazla insanımız hayatını kaybetti, yaklaşık 40 bin bina yıkıldı, 200 binden fazla bina ağır hasar aldı. Cumhurbaşkanlığı verilerine göre maddi kaybın 100 milyar doların üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Afet sonrası çalışmalar, kuşkusuz afetin hemen akabinde yapılan arama-kurtarma, yardım ulaştırma, beslenme ve acil barınma ihtiyaçlarını karşılama ile sınırlı değildir. Geçici yerleşim alanlarının kurulması, enkaz kaldırma işlemleri, altyapısal hizmetlerin yani elektrik, su, kanalizasyon, haberleşme ihtiyaçlarının karşılanması gibi faaliyetlerdeki sorunlar da kamuoyunun fazlasıyla gündemine giren konular oldu. Aradan 1 yıl geçmesine rağmen eğitim, sağlık ve güvenlik ihtiyaçlarının da yeterince karşılanamıyor olması bir başka giderilememiş sorun olarak karşımıza çıkıyor.
Afet sonrasının ileriki çalışmalarının ise, şeffaflık ve katılımcılık ilkeleri çerçevesinde yürütüldüğünü söylemek pek de mümkün değildir. Bir yandan şehirlerin yeniden kurulması, yeni yerleşim alanlarının oluşturulması, konut ve işyeri ihtiyacının karşılanması konularında seçim öncesi verilen taahhütlerin ötelendiği görülürken, diğer yandan yapılan çalışmaların da sağlıklı kentleşme ve güvenli yapılaşma açısından (yer seçiminden inşa kalitesine kadar) kaygı verici örnekler içermektedir.
İfade etmeye çalıştığım bu gibi sorunlar, tek başına kamu görevlilerin özverili çalışmaları ile giderilemez. Siyasi iradenin ve siyasi karar vericilerin tüm deprem bölgesine daha çok kaynak ve imkân sağlaması, yasal ve hukuki düzenlemeleri bir an önce yapmaları, ekonomik krizin ve hayat pahalılığının etkilerini hiç olmazsa bu iller için gidermeleri gerekmektedir. Şu ana kadar söylediklerim afet sonrası çalışmalara ilişkin gözlemlediğimiz, ikaz ve itiraz ettiğimiz konu başlıklarıdır sadece. Ancak yaşanan depremin bir felakete dönüşmesinin esas nedeni bu değildir. Deprem sonrası yaşanan ve hala devam etmekte olan sorunlar olmasaydı bile, yani afet sonrası müdahaleye her yönüyle hazır olunsaydı bile, böylesine yaygın bir yıkım karşısında çaresiz kalınabilirdi!
Evet, beklenmedik büyüklükte bir depremin yaşandığı bir gerçektir. Ancak bu gerçek, başka gerçeklerin üstünü örtmüyor. Çünkü afete hazırlığın temelini güvenli yapılaşma ve sağlıklı kentleşme çalışmaları oluşturmaktadır. Bunlar yapılmadığı taktirde böylesine yaygın bir yıkımın oluşmasının önüne geçilemiyor ve deprem sonrası müdahalenin altından kalkmak mümkün olmuyor. Bize göre en büyük suç da günah da burada yatıyor.
Ülkemizde var olan yapı stokunun büyük çoğunluğu, deprem yönetmelikleri dikkate alınarak yapılmamıştır. Yapılar ya mühendislik hizmeti olmadan üretilmiştir ya da yeterli düzeyde mühendislik hizmeti almamıştır. TBMM’nin İzmir Depremi sonrası kurduğu Araştırma Komisyonun Temmuz 2021 tarihli raporuna göre Türkiye’de 10 milyon civarında olan yapı stokunun 6-7 milyon civarında olan kısmı riskli yapı statüsündedir. Bu risk ortadan kaldırılmadığı veya azaltılmadığı sürece ülkemiz büyük yıkımlarla defalarca yüzleşeceği gibi, depremler sonrası müdahalelerde de yetersiz kalmaya mahkûm olacaktır. Bu 6-7 milyonluk riskli yapıya bırakın müdahale etmeyi, bu yapıların varlıkları bile tespit edilemiyorsa sorunumuz çok daha büyük demektir.
6 Şubat depremlerinin en çok etkilediği iller olan Adıyaman, Kahramanmaraş, Hatay ve Malatya illerinde yıkılan bina oranları %3,2 ila %5,2 arasında değişmektedir. Bu illerin genelinde kullanılamaz durumda olan yapıların oranları ise (orta hasarlılar dahil, çünkü güçlendirme yapılmaksızın kullanımına izin verilmemektedir.) %24,9 ila %32,3 arasında değişmektedir.
Ölçeği biraz daha küçültürsek örneğin Hatay’ın en çok hasar alan ilçelerine Antakya, Defne, Hassa ve Kırıkhan’a bakarsak, yıkılan bina oranlarının %3,9 ila %10 arasında değiştiğini görüyoruz. Bu ilçelerin genelinde kullanılamaz durumda olan yapıların oranları ise %29 ila %51,6 arasındadır. Bu durum açıkça göstermektedir ki, riskli yapıları ve riskli bölgeleri bizden önce depremin tespit etmesi halinde kayıplarımızın ve ödediğimiz bedelin boyutları korkunç olmaktadır.
Örneğin Antakya’da realize olan yıkım ve hasar oranı İstanbul için ön görülen deprem risk tahminlerinin üzerindedir. Dolayısıyla artık tahminlerden istatistiki sonuçlardan ziyade somut tespitlere dayalı verilere ihtiyacımız vardır ki riskli yapı stokuna müdahale edilebilsin.
Kuşkusuz bu söylediklerime itiraz olabilir. Son 12 yıldır yapılagelen kentsel dönüşüm uygulamaları örnek gösterilebilir. Fakat TBMM’nin 6 Şubat depremlerine ilişkin çıkarmış olduğu Mayıs 2023 tarihli raporundan anlaşıldığı üzere, son 11 yıl içerisinde ülke genelinde sadece 238 bin civarında riskli yapıya “Kentsel Dönüşüm” adı altında müdahale edilerek yenilenmesi sağlanmıştır. Yani 2012 yılından bu yana riskli olduğu varsayılan yapı miktarının sadece %3-4 civarındaki kısmı yenilenebilmiştir.
Kaldı ki yapılan kentsel dönüşüm uygulamalarının doğruluğu ve sağlıklılığı şüphe götürür niteliktedir. Çünkü riskli yapı veya riskli bölge tespiti yapılmadan gerçekleştirilen kentsel dönüşümler sadece ve sadece rantı yüksek bölgelerle sınırlı kalmıştır. Bu dönüşüm öyle bir hal almıştır ki, çoğu riskli bölgelerde yaprak bile kıpırdamazken, kıymetli bölgelerde rant getirisinden faydalanmak için yeni binalar bile kitabına uydurulup yıkılıp yeniden yapılmıştır.
Son 12 yılda İstanbul’da riskli olduğu iddiasıyla dönüştürülen bina oranı %13 civarında olmasına karşın, bu dönüşümlerle yaratılan bağımsız bölüm sayısı %85 artmıştır. Bu da rantla birlikte kentsel yoğunluğu artırmış, bu durum bir yandan kentsel altyapı üzerinde bir baskı oluştururken diğer yandan yapısal riskleri kentsel risklere dönüştürmüştür. İstanbul’da kentsel dönüşüm ile yaratılan rant değerinin 85 milyar dolar civarında olduğu söylenmektedir. Bu rakam İstanbul’daki 600 bin civarında olduğu düşünülen riskli yapının güvenli hale getirilmesi için ihtiyaç duyulan finansmanın birkaç katı büyüklüğündedir.
Riskli yapı stokundan bahsettik. Bu stokun neden oluştuğundan bahsetmek gerekir biraz da… Kuşkusuz en temelinde yatan sebepleri, ülke içindeki kontrolsüz göç hareketleri, bölgeler arası dengesiz büyüme ve plansız kentleşme olarak sıralayabiliriz. Devletin en önemli görevlerinden biri olan yurttaşlarının barınma ihtiyacını planlayamaması ve karşılayamaması sonucu kontrolsüz bir yapılaşma düzeni on yıllar boyunca hâkim olmuştur.
Sadece bu da değil, imar uygulamalarında kuralsızlığın ve cezasızlığın hâkim olması kaçak yapılaşmanın önünü açmaktadır. Unutulmamalıdır ki, yozlaşma kültürü büyükten başlayıp küçüğe doğru yayılmaktadır. Sermaye gruplarının, “güçlü” kesimlerin inşaatlarına göz yumup tam tersine özel düzenlemelerle hukukileştirmeye çalışılmak toplumun geneline emsal teşkil etmektedir. Bunun sonucu iktidarlar her birkaç yılda bir imar afları çıkarmak zorunda kalmaktadır. En son örneğinde olduğu gibi imar afları da teknik kontrollerden kaçırılarak devlet açısından bir gelir kapısı haline sokulmuştur.
Ancak merak edilen soru şudur; son 60 yılın eseri olan riskli yapı stoku neden yıllar içerisinde dönüşüp azalmamıştır? Ülkemizde her yıl 100 bin civarında yeni yapı üretilmektedir. Acaba bunların bir kısmı riskli yapı stokumuzu beslemekte midir? Üzülerek söylemek zorundayım ki; Evet! Çünkü ülkemizdeki yapı üretim sisteminde çok ciddi sorunlar bulunmaktadır ve bunlar palyatif çözümlerle giderilememektedir. İmarında, etüdünde, projesinde, inşasında, denetiminde ruhsatlandırılmasında yani her aşamasındaki sorunların temeli, yapının inşası ve bizatihi varlığı ile elde edilecek kar ve rant getirisinin sınırlandırılamaz olmasındadır. Yani serbest piyasa düzeninin kuralları ve sınırları buharlaştırma becerisinden kaynaklanmaktadır.
Oysa bir yapı, mülkiyeti ister devlette ister gerçek kişilerde isterse özel kuruluşlarda olsun doğrudan toplumun güvenliğini, tarihini, kültürünü, konforunu, ekonomisini ve çevresini etkileyen/ilgilendiren bir varlıktır. Bu özelliklerinden dolayı yapılar bir kamusal varlıktır. İnşasına da denetimine de bu perspektifle bakılması gerekir.
Mesela son 20 yılda yaygınlaştırılan yapı denetim düzeni, kısmi iyileştirmeler getirse de sağlıksız inşaat ve yapılaşma kültürünü değiştirmemiş, sadece devletin sorumluluğunu üzerinden atacağı mekanizmalar halini almıştır. Yapı denetim sistemi, yapı üretim sürecinin en temel ihtiyacı olan mühendislik ve mimarlık hizmetlerinin gerçekten verilmesini değil, mühendislerin, mimarların kâğıt üzerinde sorumluluk almasını, bunu da cüzi ücretler karşılığında yapmasını tasarlamıştır. Çünkü mühendislik mimarlık hizmetleri maliyet artırıcı bir unsur olarak değerlendirilmektedir. Sadece ücretleri açısından değil gerek teknik gerekse imar açısından uygunsuz imalatlara onay vermemesi de kar kaybına sebebiyet vermektedir. Dolayısıyla fiilen inşaat süreçlerinin dışında tutulmaktadırlar. Sonuçta, yaratılan bataklıkta sivrisineklerin peşine düşerek meseleyi çözemeyiz.
Mevcut Yapı Denetim Yasası’nın öngördüğü, ticari yanı ağır basan yapı denetim şirketi modeli yerine; mesleğinde yetkin yapı denetçilerinin faaliyetlerine dayalı, meslek odalarının sürece etkin katılımını sağlayacak yeni bir model hayata geçirilmelidir. Proje denetimi ve yapı denetimi birbirinden ayrılmalı, Proje Denetimi doğrudan kamu tarafında ve yetkin mühendisler eliyle yapılmalı, Yapı Denetim Kuruluşları ve Laboratuvarları doğrudan kamuya karşı sorumlu olmalı ve onun denetiminde çalışmalıdır.
Deprem tehdidine karşı güvenli kentler ve yapılaşma oluşturmak kolay olmayan, karmaşık ve maliyetli süreçlerdir. Fakat yapılamaz değildir. Üstelik çok uzun zamana yayılmadan da gerçekleştirilebilir. Ancak bunun için kaynakların doğru kullanılması, sorunlara bilimsel yaklaşılması ve toplumun genel menfaatlerinin gözetilmesi gerekmektedir.
Daha önce söylediğim gibi ülkemizdeki cezasızlık kültürü, sorumluluk üstlenmeme anlayışı, aynı sıkıntıları tekrar tekrar yaşamamıza sebep olan faktörlerden biridir. 6 Şubat depremlerinden bu yana yaşanan hukuki ve idari süreçlere baktığımızda, yıkılan ve hasar gören on binlerce yapının sorumluluklarının, üstelik kin güdercesine, meslektaşlarımızın omuzlarına yüklenmeye çalışıldığını görmekteyiz. Bu durum bile, her defasında olduğu gibi, cezasızlık kültürü açısından tipik bir örnek teşkil etmektedir. Sistemsel zafiyet ve sorunlar göz ardı edilip, yerel veya genel idareler tarafından alınan yanlış kararlar veya alınması gerekip de alınmayan kararların sahipleri yok sayılıp sadece teknik elemanların kovuşturmaya tabi tutulmaları, adaleti sağlamaktan ziyade yeni adaletsizliklere yol açmaktadır.
Adaletin terazisine sadece teknik elemanların çıkarılmasına itiraz ediyoruz. Çünkü on yıllardır biz ve bizim gibi pek çok kurum ve kuruluş mühendislik hizmetlerinin gerçekten nasıl verilebileceğine dair görüş oluşturuyor ve mücadele ediyor olmasına rağmen, siyaset alanını finanse eden rant düzeninin korunması uğruna bunlara kulak tıkayanların da adaletin terazisine çıkması gerektiğine inanıyoruz.
Depremin yaralarının sarılması, hayatın normale dönmesi zaman alsa bile başarılabilir. Maddi kayıplarımız zaman içerisinde giderilebilir. Ancak 10 binlerce yurttaşımızın hayatının geri getirilmesinin, o boşluğun doldurulmasının imkânı yoktur. Anıları önünde bir kez daha eğiliyor, hepinize saygılarımı sunuyorum.”